Asgari Ücret Ne Kadar Olmalı?

6 Aralık’ta Asgari Ücret Tespit Komisyonu toplanacak. Türkiye’de asgari ücret ve çok yakınında ücret alan yaklaşık 9 milyon kişiyi doğrudan, bütün çalışan nüfusu ise dolaylı olarak ilgilendiren bir karara ay boyunca sürecek toplantıları takiben imza atarak 2019 yılı için ücret seviyesini tespit edecek.

Ekonomi yönetiminin bu sürece nazire yaparcasına bir kumar oynadığını ise birkaç gün önce öğrendik. Söz konusu plana değinerek asgari ücret tartışmasına geçeceğim.

SENARYO BİTMİŞ

Ekonomi yönetiminin pahalıya patlayacak hamlesi kasım ortasında başladı. Arka planında BETAM öngörülerine göre bir önceki çeyreğe nazaran sıfır büyümenin beklendiği 3’üncü çeyreğin performansı yatıyor. İnşaat sektörü sallanıyor. Reel sektör krizinin kötü kredi politikalarına alet edilen kamu bankalarından başlayarak bir finansal krize uzanma olasılığı gücünü koruyor. Çiğdem Toker’in Çarşamba günü yayınladığı BDDK belgesi, İpotek Teminatlı Menkul Kıymetlere dayanarak çıkartılacak Varlığa Dayalı Menkul Kıymet (VDMK) piyasasını derinleştirmenin kredi piyasasını canlandırmak bakımından kilit önemde görüldüğünü anlatıyor. Daha önce değindiğim “likidite yanılsaması”ndan beslenen hamle kapsamında çıkarılan VDMK’ler riskli türev ürünler olmalarına karşın sıfır riskli devlet kâğıtlarına benzer şekilde TCMB’de teminat olarak gösterilebilecek. Plan işlerse bankaların kredi maliyetleri düşecek, faizler de buna eşlik ederse başta inşaat firmaları olmak üzere çok sayıda sektörde zor durumdaki firmalar için daha kapsamlı bir kurtarmaya gerek duymadan yüzdürme sağlanabilecek. Ancak faizler düşmezse reel sektörün sorunları ağırlaşacak, TCMB’de teminat olarak duran kâğıtlar, yani menkul kıymetleştirilmiş ipoteklere dayanan VDMK’ler çöp olacak ve zararın toplumsallaştırılması sürecinde daha ağır bir fatura çıkacak.

Muhtemel faturanın boyutları bilinmiyor. Korku filmi daha montaj aşamasına gelemedi. Ama senaryo tamamlandı ve çekimler başlamış görünüyor.

KOMİSYON NE YAPAR?

Türkiye’de asgari ücret son yıllarda reel olarak geriliyor. Bu arka planda işveren, işçi ve devlet temsilcilerinden oluşan Asgari Ücret Tespit Komisyonu’nun işçi temsilcilerine kulak asılmayan kararlarının son yıllarda milyonlarca emekçinin daha zor hayatlar yaşamasına yol açtığını belirtmek gerekli. Oy çokluğuyla karar alan komisyonun işçi ve işveren temsilcilerinin görüş ve çalışmaları yanı sıra zemin aldığı bir rakam daha var. TÜİK tarafından teslim edilen ve bir işçinin geçimlik ücretini gösteren hesap.(i)

.

TÜİK bir işçinin 3540 kalori alması gerektiği öngörüsüyle sağlıklı beslenmek için yapılması gereken harcamaları baz alıyor. Sonra temel ihtiyaçların karşılanması için yapılacak harcamaları yine kendi çalışmalarına referansla ekleyerek kasım ayında hesabını bitiriyor. Ancak söz konusu rakam işçi temsilcileri tarafından dile getirilmesine karşın tartışmada kayboluyor. Örneğin geçen yılın kasım ayında komisyona iletilen rakam 1893 TL idi. Bugün asgari ücretlinin aldığı net ücret (AGİ dahil) 1603 TL.

Ücretin yüksek enflasyon altında hızla erimeye mahkûm olduğunu biliyoruz. Enflasyon karşısında asgari ücretlinin ezilmemesi için güncelleme gerekiyor, ancak bu aşamaya dahi gelemiyoruz. Şöyle bir manzara ile karşı karşıyayız: Yasalara göre faaliyet gösteren ve devletin resmi istatistik kurumundan bir işçi ne kadar ücret alırsa hayatta kalır ve sağlıklı olabilir sorusunun yanıtını alan komisyon, bu yanıtın gereğini yapmıyor. Yıldan yıla değişmekle birlikte son yıllarda TÜİK’in açıkladığı geçimlik ücret rakamının yüzde 75-80’i civarında dolanan bir net asgari ücret açıklanıyor. Dolayısıyla komisyon sefalet ücretine meşruiyet sağlamak için faaliyet gösteriyor, öteye geçmiyor.

HESAP AÇIK

Oysa asgari ücret seviyesinin ne olması gerektiğine dair yanıt bu koşullar altında oldukça açık. TÜİK’in bir işçinin geçim ücreti hesabının temel alındığı, evlilik ve çocuk sahibi olma durumuna göre ek yapılan bir belirleme sürecine geçilmesi gerekli. TÜİK’in 2017 yılı sonu hesabını elimizdeki son enflasyon verisiyle (Ekim 2018 itibarıyla yıllık enflasyon) güncellersek 2370 TL rakamına ulaşıyoruz.

Türkiye, AKP dönemi tercihlerinin ve kur krizinin sonucunda son derece yüksek bir enflasyonun hüküm sürdüğü bir ülke. 2370 TL rakamı enflasyon nedeniyle altı ayda kuşa döner. Bu nedenle bizzat Erdoğan yönetimi tarafından öngörülen 2019 yılı enflasyonu olarak açıklanan yüzde 15,9’un yarısının (2019 yılı ilk yarısı için) 2370 rakamına eklenmesi gerekiyor. Ulaştığımız rakam 2540 TL’dir. 2019 yılı ortasında enflasyon gerçekleşmesine ve yılın ikinci yarısında öngörülen enflasyona göre rakamın güncellenmesi gereklidir.

TÜİK’in aralık ayında komisyona teslim edeceği rakam, süregiden zorla fiyat indirimleri kampanyası nedeniyle elbette farklılık gösterecek. Ancak, bir işçinin geçim ücreti rakamının, 2019 yılında öngörülen enflasyona göre ekleme yapıldığında 2550 TL bandı civarında olacağı açıktır. Komisyonun görevi bu ücreti kırpmak değil, bu ücrete ilave olarak verilecek kalemleri tartışmak olmalıdır.

FİLMİN SONU MU?

Kısaca açıklamaya çalıştığım yöntem TÜİK’in hesaplaması üzerinden temel ihtiyaçların giderilmesi için asgari ücretin ne olması gerektiğini gösteriyor. Bu yazıyı okuyanlar hesabı gerçekçi bulmayıp geçebilirler. Hâlihazırda sendikaların hesapları ve buna dayanarak savunuları enflasyonu kronikleştirir denilerek damgalanıyor.(ii)

Bu nedenle yazıya başlarken değindiğim senaryoyu hatırlatmama izin verin. İpotek ödemelerine dayanan kâğıtlara dayanarak çıkarılacak türevlerin sıfır riskli araçlarmışçasına Merkez Bankası’na aktarılması ile finansal sistemin içine toksik bir tohumu bırakanlar hayal gücünü zorlayacak çıkarımlarla kredi çöküşünü sonlandırmaya çalışıyorlar. Kredi piyasası canlanmazsa, reel sektör ve banka kurtarma girişimleri çöpe dönüşmüş finansal varlıkların yerine piyasaya para pompalanmasına varabilir. Soru basit: Merkez Bankası’nın batık şirketleri finansmanı enflasyon yaratmayacak da çalışanın temel ihtiyaçlarını karşılaması için alması gereken ücret mi enflasyon yaratacak?

Ekonomi yönetimini bu hamlesi nedeniyle eleştirip “ama asgari ücret de çok olur yani” kıvamında olanların, bugünün korku filmini çekenlerden bir farkı kalmıyor. Kamuoyuna tam anlamıyla açıklandığında bir filmin sonunu izlercesine dikkat kesilip yine de (mevcut rejimde demokratik tepki ve müdahale kanalımız olmadığı için) sadece izleyeceğimiz mevcut hamlenin öngörüleri, aklı başında bir yönetmenin gerçek hale dönüştürmeyeceği kadar uçuk. Ama yapıyorlar. Tutmazsa, filmi çekenlerin bir daha herhangi bir sete kolayca yaklaşamayacağını bile bile.

(1) Aralık ayındaki görüşmeleri takibe başlarken konuya dair önemli bilimsel çalışmaları sunan ve burada aktardığım argümanın mantığını da açıklayan Prof. Dr. Seyhan Erdoğdu’nun “Asgari Ücret Tespit Komisyonu Kararlarında İşçi ve İşveren Temsilcilerinin Yaklaşımları” başlıklı çalışmasına bakılması elzemdir.

(2) Açlık ve yoksulluk sınırı hesaplamaları için TÜRK-İŞ sitesine bakılabilir. Birleşik Metal-İş de düzenli olarak basına iletilen raporlar ve görsellerle hesapları aktarmaktadır. Yöntem farklılıklarına karşın rakamlar birbirine çok yakındır.

Not: Bu yazı gazeteduvaR’da 30 Kasım 2018’de yayımlanmıştır. 
Genel kategorisine gönderildi | , , ile etiketlendi | Yorum yapın

Kredi Kartı Borçları Silinsin Mi?

Bu haftaki grup toplantısında AKP Genel Başkanı ve Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, kredi kartı borçlarının da yeniden yapılandırılacağını ilan etti, açıklama şu şekilde idi: “Ödeme güçlüğü yaşayan vatandaşlarımızın kredi kartı borçları tek bir çatı altında toplanacak. Vatandaşımız hangi bankaya kredi kartı borcu olursa olsun, ister 24 ay ister 60 ay vade ile Ziraat Bankası’ndan alacağı bu krediyle borcunu kapatacak”. 
Erdoğan’ın açıklamasından sonra Ziraat Bankası, uygulamaya dair biraz daha geniş bilgi verdi. Buna göre kredi kartı borçlusuna 24 aya kadar aylık yüzde 1,10 ve 60 aya kadar aylık yüzde 1,20 faizle bireysel ihtiyaç kredisi kullandıracak. Yani kredi kartı borçları, ihtiyaç kredisine çevrilecek. Ayrıca banka tarafından yapılan açıklamadan, bu yeniden yapılandırma programının amacının kredi kartı borçlarının daha ödenebilir hale gelmesi olduğunu anlıyoruz. 
Bu yazıda bir süredir devam eden borç yapılandırma zincirinin son halkası olan kredi kartı borçlarının yeniden yapılandırması kararını, 2000’li yıllarla birlikte başlayan bireysel borçlanmadaki hızlı artışa ve bu artışın yapısal sınırlarına işaret ederek ele alacağım. 

Yoksulların Borçlan(dırıl)ması 

Geçtiğimiz yılki seçim öncesinde İyi Parti’nin gündeme getirdiği, kredi kartı borçlarının bir kısmının silinmesi önerisini tartışırken aşağıdaki hususlara değinmiştim. Güncel tartışma için de anlamlı olacağı için hatırlatmak istedim. 
Bir ekonomide uzunca bir süredir reel ücretler anlamlı bir şekilde artmıyorsa, yüksek işsizlik oranı yapısallaşmışsa ve özelleştirmeler nedeniyle kamu hizmetleri pahalılaşıyorsa, borçlanma kişisel bir tercih değil, bir zorunluluk haline gelmiş demektir. 2002 sonrasında AKP hükümetlerinin uyguladığı ekonomi politikaları sonucunda hanehalkı borçlandırılmıştır. 
Bu borçlandırma, en yoksulları da içerecek şekilde gerçekleşmiştir. Örneğin Türkiye’de 2001-2011 yılı arasında geliri 1000 TL altında olan borçlu sayısı yaklaşık 10 kat artarak 4 milyona yaklaşmıştır. Türkiye’de hanehalkı borçlarının neredeyse üçte ikisi ise, geliri 5000 TL altında olanların üzerindedir. Yani küçük bir azınlığı çıkarırsak toplumun geniş kesimleri borçlu durumda. 
En yoksulların da borçlanma ilişkisine dahil edilmesi, bu köşeyi takip edenlerin aşina olacağı gibi, AKP markalı neoliberal popülizmin kritik bileşenlerindendir. Bu anlamda borçlanma, sadece ekonomik bir ilişki değil, aynı zamanda bir sosyal kontrol ilişkisidir ve borcun siyasete tercüme edilebilir sonuçları vardır. 

Bağımlı Finansallaşmanın Sınırları 

Aşağıdaki grafik, 2002 ile 2018 yılları arasında TL üzerinden açılan tüketici kredisi (ihtiyaç + taşıt + konut) faizini yüzde olarak gösteriyor. Daha önceki bir yazıda, 2001 sonrası süreci üç dönemde incelemeyi önermiştim. Buna göre 2001-2007 arasındaki yüksek (ancak hızla gerileyen) faiz ile ucuz döviz dönemi, ilk dönem idi. İkincini dönem 2008-2013 arasında, hem faizin düşük hem de dövizin ucuz olabildiği, istisnai bir süreç idi. Son dönem ise, 2013 sonrasına denk gelen, hem faizin hem de dövizin arttığı dönem idi. Tüketici kredilerine baktığımızda da bu dönemlendirmenin bir benzerini takip etmek mümkün. Ancak kolaylık olsun diye aşağıda 2002-2013 ile 2013 sonrası olarak iki döneme işaret ettim. 
Tüketici kredisinin gelişmesi, finansallaşma sürecinin önemli bir bileşenidir. Bu konuyla ilgilenen okuyucu, Dr. Elif Karaçimen’in “Borç Kıskacında Emek” kitabına bakabilir. Düşük gelirli kesimlerin de finansal sisteme dahil edilmesini mümkün kılan ise, AKP hükümetlerinin uyguladığı IMF programı çerçevesindeki bankacılık reformu, enflasyon hedeflemesi sistemi ve 2000’li yıllarda uluslararası ekonomik konjonktürdeki gelişmeler idi. 
Yukarıdaki grafikte hanehalkı borcunun milli gelire oranı var. Görüldüğü gibi, bu oran 2002 ile 2013 arasında 9 kattan fazla artmış durumda. 2013 yılındaki dönüm noktasından sonra ise borçluluk oranı yavaşlamaya başlıyor ve 2018 ile birlikte geriliyor. Yukarıdaki veride en son 2018’in ilk iki çeyreği var. 2018-2019 krizinin etkilerinin görüleceği üçüncü ve dördüncü çeyrek verileri geldiğinde, borçluluk oranındaki gerilemenin daha da hızlandığını göreceğiz. Bu gelişme, bize Türkiye’deki finansallaşmanın yapısal sınırının onun bağımlı karakterinden kaynaklandığını gösteriyor. Türkiye ekonomisinin ithalata bağımlı olan ekonomik yapısı, finansallaşmanın Türkiye’de aldığı biçimi de belirliyor. Bağımlı finansallaşmanın sınırı faizin yükselmesi ile çiziliyor. 

Kredi Kartı Borçlarının Yapılandırılması 

AKP’nin açıkladığı kredi kartı yapılandırması programını yukarıda kısaca özetlediğim çerçevede ele almak, süreci daha iyi anlayabilmemize yardımcı olabilir. En son açıklanan detaylara göre, kredi kartı borcunu ödeme zorluğu yaşaması nedeniyle takibe alınanlar, borç yapılandırmasından yararlanamayacak. Aksine, henüz ödeme güçlüğü çekmemiş kesimlerin yararlanması öngörülmüş. Bunun iki nedeni olabilir. 
İlki, batık kredi oranı nispeten düşük. Bu tip bir borç yapılandırmasının, hele seçim öncesinde, daha kapsayıcı ve etkili olması isteniyorsa tüm kredi kartı borçlarını içermesi, iktidarın penceresinden daha rasyonel olabilir. 
İkincisi de, kredi kartı borçlarının yapılandırılması, eşine az rastlanır bir kredi çöküşü yaşandığı bir süreçte, kredinin yeniden canlandırılması, yani yeni bir kredi döngüsü yaratarak krizden çıkış için bir önlem olarak düşünülüyor. 

İstikamet Finansal Derinleşme 

Altını çizmekte yarar var: yapılan düzenleme borçlanmayı caydırıcı değil teşvik edici nitelikte. Bu uygulama bir yanıyla da, yukarıda işaret ettiğim hanehalkı borcunun milli gelire oranındaki gerilemenin durdurulması hedefleniyor. 
Bu bağlamda, yapılan düzenleme bir yandan seçim öncesinde iktidara bir propaganda malzemesi verirken, diğer yandan da ekonominin genel doğrultusunun finansal derinleşmeden sapmadığını, yani istikametin halen toplumun daha fazla borçlan(dırıl)ması olduğunu gösteriyor. 

Borçların Silinmesi Gündeme Gelir Mi? 

İlan edilen uygulamada borçların silinmesi gündemde değil. Ancak gündemde olsaydı dahi, “borç silme”, ancak neoliberal makro ekonomik modelin dışına çıkmanın, çalışanların gelirlerini artırıcı ve onları kurumsal ve siyasal olarak güçlendirici bir programın parçası ise anlamlı olabilirdi. 
Aksi takdirde, ekonomik yapı, gelir dağılımı ve çalışma koşulları değişmediği sürece, borçluların borçlarının silinmesinin iki etkisi olabilir. Borçları silindiği için insanlar yeniden ve daha çok borçlanabilir; bankalar, borçların silinmesi nedeniyle “takipteki alacaklar” kaleminden kaynaklanan yükten kurtulmuş olur. 
Son olarak, bu tip uygulamalara karşı muhalefetin “kaynak nerede?” argümanı yerine, “insanların yeniden bu şekilde borçlandırılmaması için ne öneriyorsunuz” sorusu etrafında kurulmasının daha anlamlı olacağını düşünüyorum. 
***
Bu yazı, 10.01.2019 tarihinde Gazete Duvar’da yer aldı. Erişim: https://www.gazeteduvar.com.tr/yazarlar/2019/01/10/kredi-karti-borclari-silinsin-mi/
Genel kategorisine gönderildi | , , ile etiketlendi | Yorum yapın

Yine, Yeni Bir Borç Yapılandırmasıyla Karşınızda

Türkiye tarihinin en büyük kredi çöküşlerinden birisi halen geride bırakılmadı.
Mevcut kredi hacmi rakamlarındaki nominal toparlanmanın henüz bir anlamı bulunmuyor. Bu nedenle Türkiye’de halen işlemeyen kredi kanalını işler kılmak için arayışlar devam ediyor.
Bugün açıklanan kredi kartı borcunu ödemekte güçlük çekenlere yönelik yapılandırmada 24 aya kadar yüzde 1,1 faizle, 60 aya kadar yüzde 1,2 faizle yapılandırma haberi de bu arayışın bir ifadesi. Son veriye göre kredi kartı borcunu ödememiş kişi sayısı Eylül ayından Ekim ayına yüzde 11 artış sergilemişti.

Maliyeti Nedir?


Faydalanıcı sayısı netleşmeden yapılandırmanın Ziraat Bankasına ve gelir kaybı ödemeleri aracılığıyla da Hazine’ye ne kadar yük getireceğini net olarak hesaplayamıyoruz. Bankaların bireysel kredi kartı alacakları 102 milyar TL’yi geçti. Buradaki taksitli kredi kartı borçları da 42 milyar TL civarında bulunuyor. Ancak kart borçlarını ödemekte zorlananlar ifadesi nedeniyle bu yapılandırmanın takibe düşmüş kredi kartları için geçerli olduğunu varsaymak makul.
Takibe düşmüş bireysel kredi kartları ise 6 milyar TL’den biraz daha fazla. Mevcut kredi kartı gecikme faizleri nedeniyle 6 milyar TL’lik gecikmiş borca her ay 200 milyon TL’den daha fazla faiz yükü bindiğini söyleyebiliyoruz. Ziraat 6 milyar TL’yi üzerine aldığında, örneğin 5 yıllık bir yapılandırmada, toplamda 6,2 milyar TL faiz geliri elde edecek. Fakat bugünden 6 milyar TL’yi de başka bankalara aktarmış olacak.
Gelir kaybını hesaplamak için bir eşiğe ihtiyacımız var. Bu hesabı ticari bir banka olan Ziraat aracı olduğu için ticari kredi faiz oranlarına göre yapmanın mantıklı olduğunu düşünüyorum.
Bu paranın ticari kredi olarak kullandırılması durumunda yılda 2 milyar TL’den fazla bir gelir söz konusu olacak. Faiz seviyesine göre bankanın gelir kaybı değişecek olsa da, borç yapılandırmasında elde edilecek 1 milyar – 1 milyar 40 milyon TL kadar gelirin kabaca ticari kredi olarak bu parayı kullandırıldığında elde edilecek gelirin yüzde 50’si civarında olacağını görüyoruz. Ticari kredi faizlerindeki düşüş nedeniyle bu oran yüzde 60’a ancak varabilir. Yine de yıllık gelir kaybı rakamı ve bu operasyonun dolaylı olarak Hazine’ye getireceği yük (sadece takibe düşmüş bireysel kredi kartları söz konusu edildiğinde dahi) 1 milyar TL’yi bulabilir.  

Ne Kadar Gelir Kaybı Karşılanabilir?


Ziraat Bankasına yapılan (bütçe sınıflandırmasında görev zararı olarak kaydedilen) gelir kaybı ödemeleri 2018’de 2 milyar TL’yi aştı. Kriz zamanlarında bu kalem hızla artıyor.
IMF programıyla 2001 krizi sonrasında gelir kaybı ödemeleri altında bu tarz kullanımlar nedeniyle oluşan kaybın doğrudan bankalara aktarılması sağlanmıştı. Bu olanak etkili bir şekilde 2008-09 krizinde kullanıldı. Şimdi de kullanılıyor.

Ancak “gelir kaybı” olanağının kullanımının da sınırı var. Siyaseten etkili olması için yapılandırma miktarının artması gerekiyor. Fakat örneğin bütün kredi kartı borçlarının yani 102 milyar TL’nin yapılandırılması söz konusu değil. Kapsamı bir miktar genişletmek dahi son derece maliyetli.

Kaldı ki, uluslararası sermayeye verilen taahhütler ve yerel seçimler sonrasında harcama kesintisi vaatleri ile kapsamı genişletmenin getireceği maliyet artışı doğrudan çelişiyor. Kısacası, hem futbol kulüplerinin borcunu yapılandırıp, hem kredi kartı ödemelerini yapılandırıp, hem de düşük faizle işverenlere kredi kullandıramazsınız. Daha doğrusu bunların hepsini Ziraat Bankası üzerinden yapamazsınız. Kamu maliyesi dengeleri görece iyi olsa dahi, Ziraat Bankası’nın gelir kaybı kaleminin 10 milyarları bulması bu konjonktürde mümkün olmayacaktır.

İdare-i maslahatla nereye kadar?

Türkiye tarihinin ağır krizlerinden birisi olgunluk çağına girerken, krizi yönetmenin esasen kime ne kadar daha az gideceğini kararlaştırmakla başladığını tekrar hatırlamak gerekli. Ağustos ayındaki döviz krizi ve takip eden aylardaki ekonomik daralma sırasında hedefin krizin maliyetini baskıyla paylaştırmak ve aslan payını geniş toplumsal kesimlere yüklemek olduğu ortaya çıkmıştı. Yeni Ekonomi Programı bu yönelimin politika belgelerinden birisi olarak tarihe not düştü.

Ancak Türkiyeli sermayedarların önemli kısmı nezdinde kabul gören kemer sıkma (afili adıyla dengelenme) yolu, rejimin plebisiter özellikleriyle olan gerilimi artırıyor. Anti-demokratik bir ortamda gerçekleşse de seçim sürecinde maliyeti hemen ödetmek değil ötelemek isteği galebe çalıyor. Dolayısıyla hedefin maliyeti halka ödetmek olduğunu ancak Mart ayına kadar idare-i maslahatın ön planda kaldığını söylemek uygun görünüyor.
Bu idare-i maslahatçılık nedeniyle mevcut yönetimin siyasi desteği kriz koşullarına karşın yavaş eriyor, aynı gerekçelerle sektörel paketler ve desteklerden yeterince faydalanamayanların huzursuzluğu artıyor, bu destekleri kotaranlar ise bu sıralarda “krizi geride bıraktık” korosuna can-ı gönülden katılıyor.

2023 yılına kalmadan Türkiye’nin bir seçim daha görmesi ihtimalinden ağır bir kemer sıkma programının dayatılmasına her şeyin masada olduğu ve bilinmezlerin ağır bastığı bir yıl içindeyiz. Ekonomik öngörülebilirlik sağlama amacıyla ilan edilen programların da bu noktadaki başarısızlığını tespit etmek gerekli. Temel yönelimi göstermek bağlamında, sermayenin geniş kesimlerinin isteği ve hedeflerini derlemek anlamında 2018 yılındaki açıklamaların ve Yeni Ekonomi Programının bir politika belgesi olarak halen önem taşıdığı açık, ancak her dönemeçte kamuya yükü artıran önlemler alınmaksızın krizin etkilerinin ertelenmesi de mümkün olmuyor.

Şimdiye kadar gördüğümüz ve seçim düzlemindeki salınımın özeti idare-i maslahat… Kamuya yükü artıran bir idare-i maslahat. Plansız, programsız müdahaleler silsilesi. Bu tür bir idare-i maslahatın sonuçlarının ne olacağını ise kısa zamanda göreceğiz.

Not: Yazının yayımlanmasından 24 saat sonra açıklanan şartlar bütün bireysel kredi kartı borçlarının kapsama alındığını işaret ediyor. Ziraat Bankası’nın yıllık görev zararının sekiz-on katına çıkabilecek bir maliyet karşımızda. Yapılandırmanın etkili olması maliyetin artması demek ancak böyle bir maliyetin de karşılanamaz olduğunu not düşeyim. 

Genel kategorisine gönderildi | , , ile etiketlendi | Yorum yapın

Stres Testi Sonuçları Ne Kadar Gerçekçi?

Bankacılık Düzenleme ve Denetleme Kurumu (BDDK), Yeni Ekonomi Programı’nda yapılacağı ilan edilen stres testi sonuçlarını 27 Aralık 2018’de açıkladı. Bu yazıda, öncelikle stres testinin, küresel finans krizi sırasında ABD’deki uygulamasına kısaca değinerek, bu bağlamda BDDK’nın yaptığı açıklamayı değerlendireceğim. Son olarak, daha önceki yazılarda da yer verdiğim, taksitli ticari kredideki batık kredi oranına ait güncel verilere değinerek, bu oranın çoktan 2009 krizi sırasındaki seviyelere ulaştığını göstereceğim. 

Stres Testi 

Stres testi, küresel finansal kriz sırasında ABD’de finansal piyasalarda kaybolan güven ortamını yeniden tesis edebilmek için geliştirilen araçlardan biri idi. Stres testi, yeni atanan Hazine Bakanı Timothy Geithner’in girişimi ile Fed ve ilgili kurumlar tarafından banka bilançolarının derinlemesine incelenmesine dayanıyordu. Bu incelemenin sonunda farklı ekonomik koşullarda bankaların performanslarının nasıl olabileceği tahmin ediliyor. Bu tahminlere bağlı olarak da hangi finansal kurumun ne kadar sermayelendirilmesi gerektiği kestirilmeye çalışılıyor.[2]
Stres testi, finansal piyasalardaki paniği dindirmek ve finansal kurumların birbirlerine olan güvenini yeniden tesis edebilmek ve böylece donmuş olan kredi mekanizmasını ve likiditeyi yeniden canlandırabilmek amacını taşıyordu. Bir başka ifadeyle, testten başarıyla geçen finansal kurumlara olan güvenin artacağına ve kredi akışının yeniden sağlanacağına inanılıyordu. Bu amaçla ABD’nin en büyük 19 finansal kurumunun güvenilirliğinin devlet tarafından tescil edilmesi anlamına gelen stres testi uygulaması, krizin en yoğun günlerinde, 2009’un başında hayata geçirildi (Akçay ve Güngen, 2016: 100).[3]

BDDK’nın Açıklaması Ciddiyetten Uzak 

ABD’de donan kredi mekanizmasını yeniden canlandırabilmek için geliştirilen bu uygulama, daha sonra Avrupa’da ve diğer ülkelerde de düzenleyici kurumların gündemine girdi. Anlaşılan, ekonomi yönetimi Türkiye’de 2018’in Ağustos ayındaki döviz krizi ile başlayan ve giderek derinleşen kredi çöküşünü durdurabilmek ve bankacılık sistemine olan güveni yeniden tesis edebilmek için bankacılık sisteminin stres testinden geçirilmesinin faydalı olacağını düşünmüş. 2018’in son günlerinde açıklanan sonuçlar ise, ekonomi yönetiminin mevcut duruma ciddiyetten ne kadar uzak bir şekilde yaklaştığının bir vesikası niteliğinde. 
ABD’deki ve Avrupa’daki örneklerde kalın birer rapor niteliğinde olan stres testi sonuçlarına ilişkin açıklamalarda, stres testinde kullanılan senaryoların neler olduğu belirtiliyor. Ek olarak bu farklı senaryolarda bankaların nasıl performans gösterebileceği ile ilgili tahminlere yer veriliyor. Oysa BDDK’nın açıklamasında bu iki unsur da yer almıyor ve açıklama sadece bir buçuk sayfa uzunluğunda! 
BDDK’nın açıklamasında dikkate değer tek bilgi, 2019 yılı içine kredilerin takibe dönüşüm oranının yüzde 3’ten 6’ya yükselebileceği, sermaye yeterlilik rasyosunun ise yüzde 15.5’e gerileyebileceği tahmin edilmiş. Bir başka ifadeyle batık kredilerin toplam kredilere oranının iki kat artacağı öngörülmüş. Ancak bu öngörünün hangi senaryoya dayandığı, bu senaryoda örneğin ekonomik büyüme, işsizlik ya da sermaye girişleri ile ilgili varsayımların neler olduğu açıklanmamış. Dahası, iki katına çıkacağı öngörülen batık kredi oranının içinde, yeniden yapılandırılmış kredilerin olup olmadığı, yani bu yüzde 6’ya halihazırda yeniden yapılandırılan kredilerin dahil olup olmadığı da açık değil. 

Batık Krediler Hızla Artıyor 

BDDK’nın sektörün geneline ait bilgi ile hazırlayacağı gerçek bir stres testinin yerini tutmaz ama aşağıdaki grafikte, genellikle küçük ve orta ölçekli sermaye kesimlerinin ve esnafın yaygın olarak kullandığı taksitli ticari kredilerin takibe dönüşme oranının 2008 krizinden bu yana olan görünümü̈ ele alınıyor. Bu veriyi, BDDK’nın açıkladığı Haftalık Bülten’e dayanarak hazırlıyorum. Bu köşeyi takip eden okuyucu daha önce iki kere daha bu veriye yer verdiğimi anımsayacaktır. 
18 Ekim 2018’deki yazıda ticari kredideki batık oranı 6.56 iken, 22 Kasım 2018’deki yazıda batık kredi oranına tekrar baktığımda, bu oran 7.24’e yükselmişti. Aşağıda en son 21.12.2018’de güncellenen veriyi görüyorsunuz, taksitli ticari kredilerin takibe dönüşme oranı 8.11’e yükselmiş durumda. 
Yukarıdaki grafikte, 1 numara ile gösterilen dönem, 2015 yılından itibaren başlayan ekonomik zorlukları gösteriyor. Hatırlanırsa, AKP’nin 2002’den beri ilk kez kaybettiği 7 Haziran 2015 seçimleri, KOBİ’lerin ve esnafın batık kredi oranının artmaya başladığı bu dönemde gerçekleşti. 
2 numaralı alan, hükümetin 2017’deki referandumu kazanmak için uygulamaya koyduğu ‘geleceğe kaçış’ planının etkilerini gösteriyor. 2016 sonrasında hayata geçirilen Kredi Garanti Fonu uygulaması, vergi afları, teşvikler ve istihdam destekleri sayesinde, ekonomik yönetimi sorunları geleceğe ertelemeyi başardı. 
Grafikteki 3 numaralı alan, batık kredi oranının sert bir şekilde artmayı sürdürdüğünü gösteriyor. Bu artış, 2008-2009 krizinde Türkiye ekonomisinin yaşadığı ekonomik daralma sırasında artan batık kredi oranına benziyor. Ancak 2018-2019 krizinde batık kredi oranı, önceki krize oranla daha sert bir açı ile artıyor. Kredi çöküşünün henüz sonlanmadığını da düşündüğümüzde; 2019 yılında batık kredi oranının, 2009’daki zirve olan yüzde 10’nun da üzerine çıkılacağını öngörebiliriz. 

Politik Stres Testi Mart’ta 

Kısacası, ekonomi yönetiminin bankacılık sistemine olan güveni yeniden tesis edebilmek ve kredi çöküşünü durdurabilmek için formüle ettiği stres testi uygulaması, başarısızlıkla sonuçlandı. Bunun iki nedeni var. 
İlki, daha önceki yazıda da belirttiğim gibi, henüz sermaye kesimleri arasında (özellikle bankacılık ve sanayi) krizin maliyetinin nasıl bölüştürüleceğine karar verilemedi. Daha doğrusu, bu karar Mart’taki yerel seçimler sonrasına ertelendi. Bunun sonuçları belli olmadan, kredi çöküşünün yeniden canlanmaya dönmesi mümkün değil. 
İkinci neden de, BDDK tarafından açıklanan metnin teknik yetersizliğidir. Açıklamada ne stres testine konu olan senaryolar ne de bankaların bu senaryolara göre nasıl performans gösterebileceklerine dair öngörülere detaylı olarak yer verilmiş. 
AKP yönetimi için esas politik stres testi ise 31 Mart’taki yerel seçimler sonrasında başlayacak. 
***
[1] Bu yazı 03.01.2019 tarihinde Gazete Duvar’da yer aldı. Erişim: https://www.gazeteduvar.com.tr/yazarlar/2019/01/03/stres-testi-sonuclari-ne-kadar-gercekci/
[2] Konunun detaylarını merak edenler Timothy F. Geithner’ın “Stress Test: Reflections on Financial Crises” kitabına bakabilirler. 
[3] İlgili okuyucu, krizin gelişimi ile ilgili detayları, Ali Rıza Güngen ile birlikte kaleme aldığımız “Finansallaşma, Borç Krizi ve Çöküş: Küresel Kapitalizmin Geleceği” kitabımızdan öğrenebilir.
Genel kategorisine gönderildi | , , , ile etiketlendi | Yorum yapın

2018-2019 Krizinin Aşamaları

Geçen haftaki yazıda, 2018 yılında ekonomik krizin gelişimini bazı önemli dönüm noktalarıyla beraber ele almıştım. Bu yazıda, krizin gelişimini üç aşamada değerlendirebileceğimizi ileri süreceğim. Krizden çıkış için formüle edilen ‘dengelenme’ programının bir parçası halen eksik. Krizinin maliyetinin farklı sermaye kesimleri arasında nasıl bölüştürüleceği konusu, yerel seçimler sonrasında ertelendi. Bu konunun, yani krizin üçüncü aşamasının 2019 yılı içinde çözülememesi durumunda, 2020 yılında yeniden bir erken seçimin gündeme gelmesi sürpriz olmayacaktır. 

İlk Aşama: Döviz Krizi 

Daha önceki yazıdalar detaylı şekilde açıkladığım gibi, 2013’ten itibaren oluşan güncel kriz dinamikleri, 2018’in Mayıs ayındaki kur atakları ile olgunlaştıktan sonra aynı yılın Ağustos ayında döviz krizine dönüştü. Döviz krizinin iki dolaysız sonucu oldu. Bunlardan ilki enflasyondaki patlama, ikincisi de şok faiz artışı. Enflasyondaki sert artış, üretim yapısının büyük ölçüde ithalata bağımlı olmasından kaynaklanıyor. Eylül ayında gelen şok faiz artışı ise, ülke ekonomisinin sermaye hareketlerine bağımlılığı nedeniyle gerçekleşti. 
Döviz krizi, şok faiz artışı ile birleştiğinde karşımıza çıkan sonuç kredi çöküşüdür. Gerek ticari kredide, gerekse tüketici kredisinde yaşanan çöküş, ekonominin hızla resesyona kaymasına neden oldu. 

İkinci Aşama: Seçime Kadar ‘Erteleme’ 

Krizdeki ikinci aşama, ekonomi politikalarının 2019’un Mart ayında gerçekleşecek olan yerel seçimlere kadar döviz krizinin etkilerinin ertelenmesi amacıyla dizayn edilmesiyle başladı. Hatırlanacağı gibi AKP Genel Başkanı ve Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan ‘ekonomik krizin gündemden düşürülmesi ve halkın pahalılıktan şikâyetine son verilmesi için her türlü tedbirin alınmasını’ istemişti
Bu kapsamda formüle edilen idari önlemlerle faizlerin kısmi olarak düşürülmeye çalışılmasına fiyat indirim kampanyaları eşlik etti. Soğan deposu baskınları ve mağazalardaki etiket kontrolü gibi önlemler, bu paketin diğer parçaları idi. Son olarak, Aralık ayında yapılan asgari ücret artışı, kısa dönemde yeniden çalıştırılamayacak olan kredi kanalının yokluğunda resesyonun daha da derinleşmemesi için bir önlem olarak düşünüldü. 
Tüm bu önlemlerin ana doğrultusu, Mart seçimlerinde bir hezimete uğramamak idi. Bu nedenle, ekonomi yönetimi, krizin maliyetinin bankacılık sektörü ve sanayi arasında bölüştürülmesi gibi sorunlu alanlara girmedi. Konkordato mekanizması, iflas ertelemeyi mümkün kıldığından bu süreçte çok işlevli olarak kullanıldı. Şu anda ekonomi yönetiminin tüm gayreti, sorunları mümkün olduğunca 2019’un Mart ayı sonrasına ertelemeye odaklanmış durumda. 

Üçüncü Aşama: Ağırlaşan Ekonomik Koşullar 

2018-2019 ekonomik krizinin üçüncü aşaması, Mart seçimlerinden sonra başlayacak. Bu aşamada artık seçimler geride bırakıldığından, bazı sermaye gruplarının elenmesi ile sonuçlanacak olan firma kurtarma operasyonuna girişilebilir. Özellikle 2016’daki bir çeyreklik ekonomik daralma sonrasında aktive edilen Kredi Garanti Fonu marifetiyle yaratılan zombi firmaların tasfiyesi, Mart sonrasında ekonomi yönetiminin temel gündemlerinden biri olabilir. 
2018-2019 krizinde, Türkiye ekonomisinde daha önce görülen krizlerden farklı olarak, firma bilançolarına gömülü bir döviz krizinden bahsediyoruz. Bunun anlamı, pek çok firmanın döviz biçiminde aldıkları borçlar nedeniyle borçlarını geri ödeme güçlüğü çekmeleridir. Bu durumdaki firmalar için seçenekler çok sayıda değil. Ya bankalara olan borçlarının silinmesi (yeniden yapılandırılması) ya da maliyetlerinin döviz krizinin etkilerini azaltacak şekilde azaltılması gerekiyor. 
İlk seçenek, krizin maliyetinin bankacılık sistemine yıkılması anlamına geleceğinden, zaten çökmüş olan kredi kanalının yeniden çalışması daha da ileriye ertelenebilir. Bu nedenle, bankacılık sisteminin yeniden sermayelendirilmesi gerekecektir. IMF seçeneği masada olmayacaksa, bunun nasıl gerçekleşeceği henüz netleşmiş değil. 
İkinci seçenek ise, kitlesel işsizlik anlamına geliyor. Zira genel olarak firma maliyetlerine baktığımızda ağırlıklı bir kısmın hammadde maliyeti olduğu, ikinci maliyet kaleminin ise işgücü olduğu görülebilir. İlk maliyet kaleminde kısa vadede bir iyileşme görülemeyeceğine göre, firmaların krizden çıkış stratejisi işgücü maliyetini azaltmak olarak şekillenebilir. Bu kitlesel işsizlik anlamına gelecektir. 

Ekonomide Dengelenme ve Derinleşen Kriz 

24 Haziran 2018 seçimleri öncesinde ekonomiden sorumlu başbakan yardımcısı olan Mehmet Şimşek döneminde, Londra Mutabakatı çerçevesinde formüle edilen ekonomide dengelenme programı, Ağustos ayındaki döviz krizi sonrasında, Eylül ayında açıklanan Yeni Ekonomik Programı’nın da özünü oluşturdu. Esasında yeniden dengelenme, bir ülkeye gelen sermaye akımlarının ani duruşu sonrasında yaşanabilecekleri özetleyen standart bir ana akım teoriye dayanıyor. 
Buna göre ani duruş nedenli bir döviz krizi yaşandığında ekonomideki dengelenme şu şekilde gerçekleşebilir: Sıkı para ve maliye politikaları ile hayata geçirilen harcama azaltıcı politika tepkisi sermaye hareketlerini yeniden canlandırabilir. Bu süreçteki devalüasyon, ihracatı teşvik edeceğinden ekonomide bir resesyon yaşanmadan döviz krizi atlatılabilir. Kısacası, ekonomi yönetiminin sahiplendiği bu modele göre döviz krizinin yaşanmış olması zorunlu olarak beraberinde resesyonu getirmeyebilir. Döviz krizinin getireceği şoktan çıkış, ihracat kanalından sağlanacak büyüme ile hayata geçebilir. 
Uygulamaya bakıldığında, ekonomide dengelenme programı, ne Mehmet Şimşek’in ne de Berat Albayrak’ın formüle ettiği gibi işliyor. Bu ikisinin dışında, şimdiye kadar döviz krizi sonrasında kredi çöküşü kanalı ile hızla resesyona giren bir ekonomi var kaşımızda. Ekonomik resesyondan çıkış, yukarıda kısaca değindiğim krizin üçüncü aşamasının nasıl çözüleceğine göre şekillenecek. Krizin üçüncü aşamasının 2019 yılı içinde çözülememesi durumunda ise, 2020 yılında yeniden erken seçimlerin gündeme gelmesi sürpriz olmayacaktır. 
***
[1] Bu yazı daha önce 27.12.2018 tarihinde Gazete Duvar’da yer aldı. Erişim: https://www.gazeteduvar.com.tr/yazarlar/2018/12/27/2018-2019-krizinin-asamalari/
Genel kategorisine gönderildi | ile etiketlendi | Yorum yapın

Kriz Notları'nda 2018'in İlk 5'i

Kriz Notları’nda 2018’in en çok okunan yazılarını derledik. 
İlk 5, 2018 krizinin patlak verdiği Ağustos ayından sonraki döneme denk geliyor. Döviz krizi, merkez bankasının şok faiz artışı, enflasyondaki sert artış ve ekonomi yönetiminin bu süreçte sürekli yalpalayan tavrı gibi konuları ele alan değerlendirmeler, en çok ilgi gören Kriz Notları yazıları oldu. 
Sırasıyla yazılar şunlar:
2019’un daha iyi bir yıl olması dileğiyle.
Genel kategorisine gönderildi | Yorum yapın

2018’de Adım Adım Krize

2018, pek çok açıdan önemli bir yıl oldu. Siyaseten bakıldığında, 2007’de başlayan rejim krizi 11 yıl sonra AKP lehine nihayete erdi, Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemi’ne geçildi. Bu değişime, Türkiye ekonomisindeki hakim sermaye birikim modelinin krizi eşlik etti. Ya da ekonomik kriz, rejim değişimini öne aldı. Dolayısıyla hem siyaseten hem de ekonomik olarak 2018 yılı, 2002’de başlayan AKP hükümetleri açsından da bir dönüm noktası olarak görülebilir. Bu 16 yılı kapsayan bir değerlendirme yapmak bu yazının konusu değil. Bu yazıda 2018 yılına odaklanacağım, bazı önemli dönüm noktalarına işaret ederek, iktidarın 2018’deki en kritik hamlesinin seçimleri öne çekmek olduğunu ileri süreceğim. 

Ocak 2018, Mehmet Şimşek: “En Kötüsü Geride Kaldı” 

2018’in ilk günlerinde (2 Ocak 2018) dönemin ekonomiden sorumlu başbakan yardımcısı Mehmet Şimşek’in gazetecilere yaptığı açıklamaların ana fikri, 2016 sonrasında her üç ayda bir ekonomi yönetiminden duymaya alıştığımız “en kötüsü geride kaldı” açıklaması idi

“Ekonomide en kötüsünün geride kaldığını, yılın ilk çeyreğinde gereken adımları attıktan ve istihdam ile büyümeyi artırmayı hedefledikten sonra söylemiştim. Beklediğimiz iyi sonuçları da aldık”. 

Şimşek, Şubat ayında (14 Şubat 2018) da ‘iyimser’ açıklamalarını sürdürüyordu: 

“Yüzde 7 oranında reel büyüme kaydedildi. 2018 iyi başladı, iyi de devam edecek diye düşünüyoruz… Karamsarlığa gerek yok. Yakın geçmişimize baktığımızda en zor dönem 2016’ydı. Biz gereken önlemleri aldık ve gereken destekleri sağladık”. 

Ancak Ocak ve Şubat aylarındaki bu iyimserlik pompalaması, Mart ayına gelindiğinde uyarılara dönüştü. Zaten 2018’in en kritik hamlesi olan seçimlerin erkene alınması da bu uyarılar sonrasında gerçekleşti. 

Mart 2018, Uludağ Ekonomi Zirvesi: Kriz Geliyor 

Mehmet Şimşek’in 23 Mart 2018’de Bursa’da yapılan Uludağ Ekonomi Zirvesi’ndeki konuşması, bir ekonomik krizin yaklaşmakta olduğuna işaret ediyordu: 

“Sorun reel sektörün döviz borçları. Ne yapacağız? Meşhur ABD Başkanı JF Kennedy’nin lafı var; ‘çatıyı güneşliyken tamir etmek lazım.’ Şu anda faizler nispeten düşük; ekonomiler büyüyor ama yağmur yağacak. Bunlar için tedbir alıyoruz. Döviz borçlanmaya sınır getireceğiz; KOBİ’lerde yaptık. Büyükler yönetebildiklerini söylüyor ama görüyoruz yönetemiyorlar; tedbiri alacağız”. 

Bu açıklamalara AKP genel başkanı ve Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın tepkisi sert oldu, 30 Mart 2018’de yaptığı açıklamaların bir kısmı şöyle idi: 

“Türkiye’ye küresel sermayenin girmemesi için ne gibi gayretler içerisine girdiklerini biliyorsunuz. Hatta bu oyuna gelip aramızdaki bazı arkadaşların, kusura bakmasınlar, ülkemizdeki ekonomik durumun sıkıntılı olduğuna dair açıklamalar yapacak kadar yanlışın içerisine düştüklerini de ve bunu toplantılarda yaptıklarını da duymak bizi üzmüştür. Ortada bu denli büyük bir başarı var. Hala bunlar konuşuluyor. Bir insan kendi ayağına kurşun sıkabilir mi?” 

Nisan 2018: Seçimler Erkene Alındı 

Mehmet Şimşek’in açıklamalarından sonra erken seçim tartışmaları yoğunlaştı. Her ne kadar iktidar çevrelerinden net bir açıklama gelmese de, seçim tarihi üzerinde farklı fikirlerin tartışmaya açıldığı kulislere sızıyordu. Tam bu atmosferde, 17 Nisan 2018’de MHP genel başkanı Devlet Bahçeli’nin erken seçim sürecini başlatan şu açıklamaları geldi: 

“Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemi henüz tam devreye girmedi. Türkiye’nin 3 Kasım 2019’a kadar dayanması kolay değildir. 3 Kasım 2019’u beklemek mümkün değildir. 3 Kasım 2019’a kadar ulaşmak her dakika zorlaşmaktadır”. 

Bu açıklamalardan sonra ok yaydan çıkmıştı, zaten gelmekte olan krizin belirtileri daha da görünür olmaya başlayınca iktidar, belki de şimdiye kadar yaptığı en başarı hamlelerden birini yaparak, başlarda 2018’in sonbaharında yapılması düşünülen erken seçimleri daha da erkene, 24 Haziran’a almayı kararlaştırdı. 

Mayıs 2018: Londra Bozgunu’ndan Londra Mutabakatı’na 

Seçimlerin erkene alınması kararı sonrasında Mayıs ayında Erdoğan’ın başkanlığındaki ekonomi yönetimi, küresel finans kapitalin temsilcilerine yeni sistemi anlatmak üzere Londra’ya gitti. 15 Mayıs’ta gerçekleştirilen ilk Londra seferi tam bir bozgunla sonuçlandı
Erdoğan’ın, Londra ziyareti sırasında önce Bloomberg TV’de, ardından da yatırımcılarla yaptığı toplantılarda FSEN (Faiz Sebep, Enflasyon Netice) teorisini anlatması ve seçilmesi halinde para politikasının yönlendirilmesinde daha fazla söz sahibi olacağını açıklaması, uluslararası finans çevrelerinde bir ‘güven’ krizinin yaşanmasına neden oldu. 
Bunun ardından bir hafta boyunca, TL dünya çapında en çok değer kaybeden paralardan biri oldu. Yılbaşından itibaren yaşanan yüzde 20 değersizleşmenin yüzde 5.2’si tek başına 23 Mayıs’ta yaşandı. Bunun ardından TCMB, sadece 20 dakika süren bir olağanüstü toplantı ile fiili politika faizini 3 puan artırdı. Bunun üzerine ekonomi yönetimi bir kere daha Londra’ya giderek yatırımcılarla bir tur daha görüştüler. 
İkinci Londra seferi başlamadan hemen önce, TCMB’nin faiz artışı ve para politikasının ‘sadeleştirilmesi’ hamleleri yanında, 23 Mayıs 2018’de Erdoğan’ın yaptığı şu açıklama kritik idi: 

“Bugün olduğu gibi yeni yönetim sisteminde de para politikalarında küresel yönetişim ilkelerine bağlı kalmayı sürdüreceğiz, ama küresel yönetişim biçimlerinin de ülkemizi bitirmesine müsaade etmeyeceğiz. Özellikle mali disiplinin süreceğinden ve finansal istikrarın gereğinin yapılacağından kimsenin şüphesi olmasın.” 

Sonuçta, ekonomi yönetiminin şimdilerde dilinden düşürmediği ve Yeni Ekonomik Program’ın da belkemiğini oluşturan ‘yeniden dengelenme’ söylemi, II. Londra Seferi’ndeki uluslararası pazarlıkta belirlendi. Buna göre ekonomi yönetimi küresel finans kapital temsilcilerine yüksek faiz garantisi verdi ve seçim sonrası uygulanmak üzere bir kemer sıkma programının hazırlanması taahhüdünde bulundu. Bunun karşılığında bir döviz krizinin eşiğinden dönüldü, en azından Haziran seçimlerine kadar yeni bir döviz atağı yaşanmadı. 

Ağustos 2018: Döviz Krizi 

Seçimler sonrasında Temmuz ayı, yeni rejimin bürokratik yapılanması ve yeni ekonomi yönetiminin belirlenmesi ile geçti. Ancak küresel sermaye verilen sözlerin yerine getirilmemesi mevcut ‘güven krizini’ her geçen gün daha da derinleştiriyordu. Dış politikada ABD ile gerilen ilişkilerin hızlandırıcılığı ile Ağustos ayında Türkiye ekonomisinde bir döviz krizi yaşandı. 
Döviz krizi, 2018’de başlayan ekonomik krizin ilk aşaması idi. TL’deki serbest düşüşü kontrol edebilmek için Eylül’de yapılan şok faiz artışı ile birleştiğinde, ekonomiye hem döviz hem de faiz şoku verilmiş oldu. Bunun anlamı enflasyonun patlamasına kredi çöküşünün eşlik etmesi, yani stagflasyon idi. 

Sürüklenme 

Yukarıda yaptığım kısa özet bize iki şeyi söylüyor. İlki şu: Ekonomi politikasındaki kilitlenme nedeniyle iktidar ekonomik gidişata müdahale edemiyor. İkincisi de şu: Ekonomik gidişata müdahale edemeyen iktidar, buna karşı siyasi önlemler almakta başarılı. Seçimleri erkene almak bunun en parlak örneklerinden biri idi. 
Ancak döviz krizinin patlak verdiği Ağustos ayından itibaren ekonomi yönetiminin aldığı önlemlere bakıldığında, birbiri ile çelişen sayısız genelgeye ya da düzenlemeye rastlıyoruz. Bu da bize, 2013 sonrasında ‘kriz yönetimin krizinin’ kronikleştiğini, bir başka ifadeyle krizin ekonomi yönetimini önüne katıp sürüklediğini söylüyor. 
***
[1] Bu yazı, 20.12.2018 tarihinde Gazete Duvar‘da yer aldı. Erişim: https://www.gazeteduvar.com.tr/yazarlar/2018/12/20/2018de-adim-adim-krize/
Genel kategorisine gönderildi | ile etiketlendi | Yorum yapın

TCMB'nin 13 Aralık Kararı: Ekonomik Daralma Başlıyor

TCMB Para Politikası Kurulu bu yılın son toplantısını yaptı ve faiz oranlarını sabit tuttu. Kurul’un açıklama metni ile ilgili birkaç gözlemi aşağıda not aldım.

1. Ekonomik Daralma Başlıyor

Karar’da ilk olarak ekonomik daralma sürecinin başladığı belirtilmiş. Tabi örtük olarak:

‘Son dönemde açıklanan veriler ekonomideki dengelenme eğiliminin belirginleştiğini göstermektedir.’

Ekonomi yönetiminin kullandığı propaganda diline aşina olmayanlar için hatırlatayım: ‘Ekonomideki dengelenme’ gördüğünüz yerleri ‘ekonomik kriz’ olarak değiştirirseniz, gerçekte yaşananın ne olduğunu daha iyi anlayabilirsiniz.

2. Şok Faiz Artışının Etkisi Sürüyor

Açıklamada devamla, ekonomik daralmanın başlamasında 13 Eylül’deki şok faiz artışının etkili olduğu vurgulanmış:

‘Dış talep gücünü korumakla birlikte finansal koşullardaki sıkılaşmanın da etkisiyle iktisadi faaliyetteki yavaşlama devam etmektedir.’

Gerçekten de, Eylül ayında yapılan %6.25’lik faiz artışı, özellikle TL ile çalışan sektörler için sert bir kredi çöküşünü hızlandırdı. Ancak TCMB bu şok faiz artışını, döviz krizinin etkilerini sınırlamak gerekçesi ile yapmıştı. 
Kısacası, Türkiye ekonomisi döviz-faiz kıskacı içinde bir ekonomik krize sürükleniyor.

3. Döviz Krizinin Etkisi Sürüyor

Açıklamadaki bir diğer önemli husus da, döviz krizinin etkilerinin azalmakla beraber sürdüğünün vurgulanması:

‘İthal girdi maliyetleri ve iç talep gelişmelerine bağlı olarak enflasyon görünümünde bir miktar iyileşme gözlenmekle birlikte fiyat istikrarına yönelik riskler devam etmektedir.’

Yine, ekonomi yönetiminin kullandığı jargona aşina olmayanlar için hatırlatayım: Metinde ‘ithal girdi maliyetleri’ olarak ifade edilen gelişme, Ağustos ayındaki döviz krizi.

***
Kısacası, merkez bankası yaptığı açıklamada, örtük olarak Türkiye ekonomisinin yüksek enflasyon ortamında bir resesyona girdiği teyit etmiş oldu.
Not:
TCMB’nin 24 Temmuz, 13 Eylül ve 25 Ekim‘deki faiz kararları ile ilgili özet değerlendirmelere, tarihlerin üzerlerindeki linkleri tıklayarak göz atabilirsiniz.
Genel kategorisine gönderildi | , , , , ile etiketlendi | Yorum yapın

Beş Soruda 2018-2019 Ekonomik Krizi

5 Haziran 2018’de, henüz Ağustos ayındaki döviz krizi yaşanmadan önce, Gazete Duvar’daki ‘10 Soruda 2018 Ekonomik Krizi’ başlıklı yazıya şu cümleler ile başlamıştım: ‘Türkiye ekonomisi hızla bir ekonomik daralmaya doğru ilerliyor… Durumu daha da zorlaştıran, daralmanın yüksek enflasyon ortamında gerçekleşme ihtimalinin yükselmesi, yani stagflasyon riski.’ O yazının üzerinden altı ay geçmişken bir güncelleme yapmak istedim. Bu sefer, önceki yazıda değindiklerimi özetleyerek beş soruya sığdırdım. 

2019, Bir Kriz Yılı Olabilir Mi? 

Evet. Esas itibariyle 2018’in krizin başladığı; 2019’un ise tüm etkilerini gösterdiği bir yıl olma ihtimali yüksek. Son açıklanan sanayi üretimi verisindeki 2.7’lik küçülme ve cari fazla verileri, sert bir ekonomik daralmanın çoktan başladığını önceden haber veriyor. İçinde bulunduğumuz aylara ait veriler ileride açıklanacağı için, 2019 yılından geriye dönüp baktığımızda, krizin 2018’in son çeyreğinden itibaren başladığını söyleyebileceğiz. 

Krizin Temel Nedeni Ne? 

Bu konuda üç tip açıklama çerçevesi mevcut. İlki, krizin nedeninin siyasi olduğu savunuyor. Buna göre, Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemi’ne geçiş, hukuk devletinden uzaklaşma ve tek adam rejiminin kurulması, ekonomik krizin temel nedenidir. Çözüm için, parlamenter sisteme dönülmelidir. 
İkinci açıklama, krizi ‘yanlış ekonomi politikalarına’ bağlıyor. Buna göre krizin temel nedeni, IMF programından sapılmasıdır. Bu açıklamaya göre, 2002-2008 arasındaki AKP ‘başarısı’, esasında o dönemde uygulanan IMF programı sayesinde gerçekleşmiştir. Sonrasında yaşanan sorunların nedeni, siyasi iradenin IMF programını uygulamaktan vazgeçmesidir. Bu durumda, çözüm de yeni bir IMF programı ile gelecektir. 
Üçüncü açıklama ise krizin uluslararası ilişkilerdeki sorunlardan kaynaklandığını ileri sürüyor. Buna göre krizin ekonomik ya da siyasi kökeni yok, yaşanan sorunların kökeni dışarıda, Türkiye’ye yapılan ekonomik bir saldırının sonucu olarak ekonomik zorluklar yaşanıyor. 
Yukarıda sıraladığım bu açıklama biçimlerini ve eleştirisini daha önce yazmıştım, o nedenle burada detaya girmiyorum. Sadece şunu belirtmekle yetineyim. Bu açıklama biçimleri yaşadığımız sürecin bazı yönlerine ışık tutsalar da bütünü açıklama kabiliyetinden yoksunlar. Sorun, birikim modeli krizinden kaynaklanıyor. 
Birikim modeli krizi bağlamında, somut işleyiş açısından Türkiye ekonomisinin krizi, döviz-faiz kıskacı tarafından şekillendiriliyor. Bunun temel nedeni, nominal faizlerin düşüş eğiliminde olmasına rağmen TL’nin değerli kalabildiği 2002-2013 arası küresel konjonktürün sona eriyor olması. 2013 sonrasında Türkiye ekonomisi üç kere stagflasyonist bir krizin eşiğine geldi. İlk ikisinde farklı nedenlerle bu darboğazlar aşabildi, ancak bu sefer önceliklerden farklı. 

Döviz Krizi Bitti Mi? 

Döviz krizi, 2018-2019 krizinin ilk aşaması idi. Mayıs ve Ağustos aylarında iki şok halinde gelişti ve Ağustos sonu itibariyle ilk sekiz ayda TL yüzde 50’ye yakın değer kaybetmişti. Eylül ayında Yeni Ekonomik Program’ın ilan edilmesi, şok faiz artışı ve sonrasında ABD ile olan gerilimin azaltılması sayesinde TL nispi olarak değer kazansa da döviz krizinin etkileri halen sürüyor. 
Döviz krizinin ilk etkisi, enflasyonun patlaması oldu. Özellikle üretici fiyatları ile tüketici fiyatları arasındaki farkın halen çok yüksek olması, döviz krizinin etkilerinin önümüzdeki aylarda da süreceğini gösteriyor. 

Kredi Çöküşü Ne Kadar Etkili? 

Döviz krizinin ikinci etkisi, faizler üzerinde gerçekleşti. Özellikle döviz borcu yüksek olan firmaların bankacılık sisteminin üzerine yıkılmalarını önlemek için yapılan şok faiz artışı, bu sefer kredi çöküşünü hızlandıran bir etki yaptı. Zaten alım gücü daralan hanehalkı ve üretim iştahı azalan firmaların kredi kullanma talebi azalmıştı. 
Şok faiz artışı, TL ile verilen kredilerin tam olarak çökmesine neden oldu. Kredi çöküşünün en önemli sonucu, ekonomik daralmanın hızlanmasıdır. Kredi kanalı yeniden çalışmaya başlamadan, yeni bir büyüme çevriminin yaşanması mümkün değil. 

Kriz, Birikim Modelinin Değişmesi ile Sonuçlanabilir Mi? 

Krizin bundan sonraki aşaması, firma iflaslarının ve işsizliğin yaygın bir şekilde artması olacaktır. Konkordato ilan ederek borçlarını erteleyen firmaların önemli bir kısmının iflası, önümüzdeki dönemde gerçekleşebilir. Ekonomi yönetimi sektörel olarak, özellikle inşaat, otomotiv ya da mobilya ve beyaz eşya gibi, faiz oranlarına duyarlı sektörlerde yoğunlaşan sorunları farklı mekanizmalar kullanarak ertelemeye çalışsa da talep daralmasının sertliği, firma iflaslarının önüne geçilmesini engelliyor. 
Konunun bir başka boyutu da bankacılık sektörü ile ilgili. Sanayi sektörü ile bankacılık arasında borç yapılandırmaları ile başlayan gerilimin nasıl çözümleneceği henüz netleşmiş değil. Bu da kredi kanalının yeniden işleyebilmesinin önündeki önemli engellerden biri. 
Tüm bu sorunların yoğunlaşması, bizzat bu sorunları üreten sermaye birikim modelinde bir değişime neden olur mu sorusunu beraberinde getiriyor. Mevcut modelin sürmesini sağlayan dış konjonktür yeniden oluşursa, modeli değiştirmek için gerekli olan zorlayıcı unsur ortadan kalkabilir. Örneğin, 2019 sonrasında merkez kapitalist ülkelerde yoğunlaşan ekonomik durgunluk beklentilerine karşı yeni bir parasal gevşeme evresi yaşanırsa, Türkiye gibi ülkelerdeki bağımlı finansallaşma modeli, ufak sarsıntılarla yoluna devam edebilir. Ta ki bir sorunları krize kadar. 
Dış konjonktürde mevcut durumun sürmesi durumunda ise, birikim modelinde köklü bir değişimden çok, şimdiye kadar olduğu gibi, sonuçları tamir etmeye dayanana bir stratejinin uygulanması muhtemel. 
Sonuç olarak, ‘işlerin yoluna girmesi’, kriz yaratan ekonomik modele geri dönüş anlamına geldiği sürece, Türkiye ekonomisinin ve siyasetinin istikrara kavuşması kısa dönemde mümkün görünmüyor. 
***
Bu yazı, 13.12.2018 tarihinde Gazete Duvar’da yer aldı. Erişim: https://www.gazeteduvar.com.tr/yazarlar/2018/12/13/bes-soruda-2018-2019-ekonomik-krizi/
Genel kategorisine gönderildi | , , , ile etiketlendi | Yorum yapın

TL’nin Değerlenmesi, Krizi Çözer Mi?

Ekonomide bir sürü sorun varken herkesin konuştuğu konu TL’nin değeri. Hatta TL’nin ABD doları karşısındaki hareketine, bir çeşit ‘kriz barometresi’ muamelesi yapılıyor genellikle. TL’nin değerinin ekonomi gündeminin merkezinde kalmayı sürdürmesi nedeniyle, bu meselenin nasıl anlaşılması gerektiği ile ilgili görüşümü yazmak istedim. Mevcut ekonomik model değişmediği sürece, TL’nin değerlenmesi ‘işlerin yoluna girdiği’ anlamına gelmezken, değersizleşmesi daha da kötüleşmesi anlamına geliyor. Neden mi? Aşağıda açıklamaya çalıştım. 

TL’nin değerlenmesi ne anlama geliyor? 

TL’nin değerlenmesi, Türkiye’de 2001 krizi sonrasında uygulanan IMF programının önemli bir parçası idi. Hatta enflasyon hedeflemesi sistemi, uygulamada kur hedeflemesi olarak işledi. Zira TL’nin değersizleşmesi, enflasyonun temel nedenlerinden biri olarak görüldü. TL’nin diğer ülke paralarına göre, özellikle de ABD dolarına göre değerlenmesi, doların bollaşmasına, yani ülkeye giren sermaye miktarına bağlı. Sermaye girişleri ise faiz olanları ya da ülke risk pirimi gibi göstergelerin yanında küresel ekonomik konjonktür ile yakından ilişkili. 
Örneğin yüksek faiz TL’nin değerlenmesini sağlayabilir. Ancak, küresel ekonomide öyle dönemler olabilir ki, TCMB faizleri düşürse dahi Türkiye’ye sermaye gelmeye devam edebilir ve TL değersizleşmeyebilir. Sonuncu durum, 2010 ile 2013 arasında Türkiye’de yaşandı. 
TL’nin değerlenmesi, enflasyonla mücadelede işlevli olabilir. Ancak bazı ‘amaçlanmayan sonuçları’ var. Bunlardan ilki, ithalatın kolaylaşması. Eğer yerli paranın değerlenmesi, ithal ikameci bir ekonomik model dahilinde gerçekleşmiyorsa, ilk sonucu yerli üretim yapısının aşınması olacaktır. Bu anlamda yerli paranın değerlenmesi, içeride üretim yerine ithal etmeyi teşvik etmek anlamına gelir. 
Yani, mevcut ekonomik model değişmediği sürece, değerli ‘yerli ve milli’ para, ‘yerli ve milli’ üretimin düşmanıdır. 
İkinci amaçlanmayan sonuç, yerli para dışındaki paralar ile borçlanmanın artması olabilir. Eğer yerli paranın değerlenmesi sürerken, yabancı paralar ile borçlanma serbest bırakılmışsa ve yerli paradaki değerlenme yüksek faiz sayesinde gerçekleşiyorsa, daha ucuz borçlanma maliyeti sunan yabancı paralar ile borçlanmak, pek çok firma için rasyonel hale gelir. 
Yani, mevcut ekonomik model değişmediği sürece, değerli ‘yerli ve milli’ para, borçlanmada yabancı para kullanmayı teşvik eder. 
İlk ikisi ile bağlantılı diğer sonuçlar da ticaret açığının ve cari açığın artması olacaktır. Eğer yerli paranın değerlenmesi geçici bir eğilim değil de, uzun dönemli bir ekonomi politikası haline gelirse, yukarıda sıraladığım olumsuz faktörler kronikleşir. Ki, AKP hükümetleri boyunca olan budur. 
Gerçekten de, TL’nin değerli tutulması AKP hükümetlerinin ekonomik önceliklerinden biri oldu. Bu, bir yanıyla değerli TL’yi mümkün kılan uluslararası ekonomik konjonktür sayesinde gerçekleşti. Liberal iktisatçıların zamanında hararetle destekledikleri ve günümüzde de, mevcut ekonomik krizden çıkış için dönülmesini tavsiye ettikleri 2001 krizi sonrasındaki enflasyonla mücadele programının sonucu, Türkiye ekonomisinin sermaye hareketlerine ve ithalata olan bağımlılığının daha da artması olmuştur. O nedenle, mevcut durumdan çıkış için hala IMF reçetesi önerenler ya önerilerinin sonuçlarından bihaberler ya da bir IMF programının AKP hükümetini bir şekilde disipline edeceği gibi naif bir inanca sahipler. 
Kısacası, TL’nin değerlenmesi, ‘işlerin yoluna girdiği’ anlamına gelmiyor. Bizzat mevcut ekonomik krizi yaratan mekanizmaya geri dönülmesi anlamına geliyor. Buna neden sevinelim? 
Peki, TL’nin değerlenmesi ‘işlerin yoluna girdiği’ anlamına gelmiyorsa, tersi, yani TL’nin değersizleşmesi ‘işlerin yoluna gireceği’ anlamına gelir mi? Hayır. Aksine, TL’nin değersizleşmesi, özellikle de bunun hızlı bir şekilde, bir döviz krizi halinde gerçekleşmesi, ekonomik sorunları daha da ağırlaştırır. 

TL’nin değersizleşmesinin sonuçları neler olabilir? 

TL’nin değersizleşmesi, bir çeşit ‘rekabetçi devlet’ projesinin parçası olarak uygulanıyorsa ve bu değersizleşme aşamalı olarak gerçekleştiriliyorsa, belirli bir süre için ihracatçı firmalara rekabet avantajı sağlayabilir. 1980’lerin başında, askeri darbe koşullarında uygulanan bu mekanizmanın nasıl işlediğini gördük. Bunun hem içsel hem dışsal sınırları var. 
İçsel sınırı, enflasyon. Zira, TL’nin değersizleşmesi ithalatı pahalılaştırdığından, fiyat artışlarını beraberinde getirebilir. Bu ise, faiz artışlarını beraberinde getireceğinden, TL’nin yeniden değerlenmesine yol açmak yoluyla mekanizmayı işlevsiz hale getirir. 
Dışsal sınırı, diğer ülkelerin de aynı şeyi yapıyor olması olarak özetlenebilir. Örneğin, Çin ya da Bangladeş gibi rakiplerin olduğu ortamda ucuz emek ya da değersiz yerli para ile uluslararası rekabette başarılı olmak çok zor. Ek olarak, unutmamak gerekir ki, kur avantajı ile rekabet, sonsuza kadar sürdürülebilecek bir oyun değil. 
Yerli paranın değersizleşmesi, bir program çerçevesinde değil de ani şekilde gerçekleşiyorsa, durum daha kötü. Bunu kur şoku ya da daha da sertleşen kur şoklarına döviz krizi diyoruz. TL’nin bu şekilde değersizleşmesi, işlerin yoluna girdiği değil daha da bozulduğu anlamına gelir. Ancak bunun da bazı amaçlanmayan etkileri var. Döviz krizleri sonrasındaki uyumlanma mekanizması cari fazla, hatta dış ticaret fazlası olarak görülüyor. Bu tipik mekanizma da, kısa dönemli bir etki olarak görülebilir. 

Sorun izlenen modelde 

Başta söylediğimi tekrar edeyim: TL’nin değerlenmesi ‘işlerin yoluna girdiği’ anlamına gelmezken, değersizleşmesi daha da kötüleşmesi anlamına geliyor. Sorunu bu şekilde ortaya koyunca, genellikle ‘kötümser’ olmakla suçlanıyorum. Ancak yukarıda açıkladığım gibi, bu sonuçları üreten ‘kötülük’, bizzat AKP hükümetlerinin izlediği ekonomik modelde. Bununla yüzleşmeden yapılan yorumlar, yüzeysel ve sorunu kavramayan önerilerin üretilmesine neden oluyor. 
Üzgünüm ama, liberal iktisatçılarımızın önerdiği ‘IMF programına dönüş’ senaryosu da, ekonomi yönetiminin sürekli yalpalayan ve ne olduğu belli olmayan ekonomik yönelimi de, Türkiye ekonomisinin sorunlarını çözecek öneriler içermiyor. O zaman çıkış nerede? Hakim ekonomik modeli sorgulayan, alternatif modellerde. Hazırda hemen uygulanacak ekonomik reçete var mı? Var, ama konu iktisadi değil, siyasi; sınıfsal güç dengelerinin çalışanlardan yana değişmesi ile ilgili. 
***
Bu yazı 06.12.2018 tarihinde Gazete Duvar’da yer aldı. Erişim: https://www.gazeteduvar.com.tr/yazarlar/2018/12/06/tlnin-degerlenmesi-krizi-cozer-mi/
Genel kategorisine gönderildi | , , , ile etiketlendi | Yorum yapın