Devlet harcar mı, harcarsa da bizi kurtarır mı?

Ortalama haftada bir “bahar geliyor” açıklamaları yayımlanmaya devam ededursun, Türkiye’nin krizinin ne kadar devam edeceği belirsizliğini koruyor. Tartışmaya katkı sunan bir çalışma, TEPAV Ekonominin Seyir Defteri serisinde Fatih Özatay ve Güven Sak imzasıyla ve “Maliye Politikasında Manevra Alanı Var mı?” başlığıyla yayımlandı. Çalışmanın temel sorusunu maliye politikası olanaklarının kullanımıyla Türkiye’deki krizin etkisinin nasıl azaltılabileceği oluşturuyor. Bir başka ifadeyle yapısal dönüşüm gerçekleştirilene kadar zaman kazanmak üzere nasıl bir politika seti tercih edilmeli, özel olarak da kamu harcamaları ne kadar artırılmalı ki Türkiye’nin deneyimlediği ekonomik tahribat azaltılsın sorusu.

Farklı senaryoları ele alan araştırmacılar aralarında Türkiye’nin de bulunduğu ülkelerde 2008 çöküşü sırasında harcama artırma tepkisinin verildiğini hatırlatıyor, kriz etkilerini azaltmak için bu yolun uluslararası finansal kuruluşlar tarafından da önerildiğini belirtiyorlar. Ama harcamaları artırmak devlet borcunun artışı anlamına da geliyor ve ilelebet tercih edilebilecek bir yol değil. Bu durumda ne zaman durmalı sorusunun cevabı verilmeli.

TÜRKİYE İÇİN SINIR VAR MI?

Devlet borcunu simgeleyen tahviller o ekonomide elde edilecek gelirin devlet tarafından el konulan bir kısmının uzlaşılan koşullarda kreditöre aktarılacağına dair birer taahhüt. Hiçbir ülke için önceden bilinen bir borç sınırı net olarak tarif edilemiyor. Her borç ilişkisinde olduğu üzere borç veren ile alanın koşulları ilişkinin seyrini belirliyor. Örneğin para zaten tahsil edilemeyeceği için Yunanistan’ın borcunun yarısından fazlası 2012’de silinmek zorunda kalmıştı. İtalya ise devlet borcu GSYH’ye oranı yüzde 130’u aşmış bir ülke olarak borç çevirmeye yine de devam edebiliyor. Borçlunun kapasitesi çevrimde belirleyici etkenlerden. 

Bu nedenle Türkiye’de devlet borcunun GSYH’ye oranının örneğin yüzde 50’lere ulaşması çok yüksek bir faiz dışı fazla ile kemer sıkma politikasını kreditörlerin gözünde kaçınılmaz hale getiriyor. Tekrarlamak gerekirse net bir sınır belirtmek mümkün değil. Ancak aralarında Türkiye’nin de bulunduğu gelişmekte olan ülkelerin bir noktayı aştıklarında borçlarını çevirmelerinin giderek daha zor hale geleceği öngörülebilir. Bu olgunun altında uluslararası iş bölümünde alt basamaklarda yer alan ülkelerde borç çevriminin sürekliliğinin sağlanmasının daha zor olması; başka bir ifadeyle riskin fazlalığı ve vaat edilen getiri oranının artması nedeniyle devletin elde ettiği geliri aktarmasının giderek zorlaşması yatıyor.

Nihayetinde doğrudan siyasi bir konudan bahsediyoruz. Devlet toplam gelirin ne kadarına el koysun, ne kadarını hangi koşullarda kreditöre aktarsın gibi sorular gündemde. Öyleyse durgunluğa karşı verilecek harcama tepkisinin net bir sınırı olması gerektiği ancak teknisist bir konumdan ileri sürülebilir. TEPAV çalışmasında da söz konusu “sınır”, “genişlemeci maliye politikası borç sınırı” kavramı ile karşılanmış. Farklı senaryolarda Türkiye için yüzde 36 ila 46 oranında değişen sınırlar öngörülmüş (Türkiye’de bugün genel yönetim borç stoku 1 trilyon 167 milyar TL, GSYH’ye oranı yüzde 32,6, son veri 2018 yılı 3. çeyrek). TEPAV çalışması, genişlemeci maliye politikasının borç sınırı Türkiye için fazla ötelerde olmasa da maliye politikası ile para politikası arasında eşgüdüm sağlanması durumunda hatırı sayılır ölçüde bir manevra alanı olduğu sonucuna varıyor. Yazarların deyimiyle “disiplinli mali disiplinsizlik” işe yarayabilir.

Ama asıl soru baki: Siyasi olarak bu tercih edil(ebil)ir mi?

SİYASİ HEDEFLER, PROJELER?

Borç sınırı tartışmasında hem küresel finansal koşullar hem de siyasi hedefler göz önünde bulundurulmalı. Küresel koşullar elvermezse borç oranı ekonomiyi yönetenlerin aldığı kararla değil, GSYH düşüşü deneyimlendiği için artabiliyor. Ekstra bir genişleme tepkisi ise, Türkiye göz önünde bulundurulduğunda, düzenli olarak hesap verilen uluslararası yatırımcılar nezdinde (en hafif tabirle) hoş değil. Kısmen Türkiye borcun faizini ödemek için yeni borç almak zorunda kalacağı bir noktaya doğru savrulduğundan (bkz. aşağıdaki grafik), kısmen de Mayıs ve Eylül 2018’de uluslararası yatırımcılara verilen taahhütler nedeniyle Yeni Ekonomi Programı bu kapıyı baştan kapatmaya çalışmıştı.

Diğer siyasi unsur AKP’nin kadrolarını ilgilendiriyor. Hem devlet harcamalarının planlı bir şekilde artırıldığı, hem de uygun faiz tepkisinin verildiği bir dönem ekonomik daralmanın zamana yayılarak hafiflemesini getirebilir. Cumhurbaşkanı etrafındaki kadrolar ve AKP’nin tepesindeki isimlerin yönetim pratiği sistematik anlamda böyle bir müdahaleyi olanaksız kılıyor. İşler tamamen sarpa sardığında baskının eşlik ettiği ağır bir kemer sıkma programının uygulanmasının daha yüksek bir olasılık olduğunu bu nedenle söyleyebiliyoruz. 

Sonuç debelenmenin devam etmesi. Tasarruf vaadinde bulunulması ancak plansız bir şekilde ve şirketlere destek için devlet harcamalarının artması.

BORÇ SİYASİDİR, KRİZ YÖNETİMİ DE ÖYLE

Kumar bağımlılarının masaya oturma ısrarındakine benzer bir şekilde bir kez daha sorunları ertelemeye oynayanlar, bugün kazanabileceklerini düşünüyor. FED faiz artışlarında bir süreliğine duraksama işareti verince küresel koşullarda dönüşüm beklentisi ve Türkiye’ye sermaye girişi yoğunlaştı. Türkiye sermayedarlarının aklından geçen soru şubat başında billurlaştı: “Uluslararası sermayenin akışı, kredi kanalının işler hale gelmesi, faizlerin düşüşü ve toparlanma dizgesi başladı mı?”

Söz konusu dizge, eğer başladıysa, yeni kur ataklarını, yeni kredi çöküşlerini engelleyecek değil. Ama hem Erdoğan yönetiminin, muhalefetin yetersizliği durumunda birkaç sene daha istediğini yapabilmesini sağlayacak hem de büyük ölçekli sermaye için yönetilebilir bir süreç ortaya koyacak. 2019’un ikinci yarısında işverenlere bahar vaat eden bu anlatı, kredi yapılandırmaları ile sorunların ertelenebilmiş durmasından gücünü alıyor.

Zaten sorunun düğümlendiği nokta burada: Söz konusu ekonomi yönetimi olunca “teknik” doğru bulunmuyor. Siyaseten kimin başta olduğu, kimden alınıp kime verileceği ve kimin sözünün geçeceği her zaman, her şeyden önce geliyor. Alternatif koyamazsanız, en ağır kriz dahi bedeli milyonlara ödetilerek yönetilebiliyor. Devlet borcu plansız biçimde, disiplinli bir yönelim olmaksızın ve manevra alanı bulunmasa da artıyor.

Nihayetinde hepimizin finanse ettiği 2019 bütçesine 117 milyar lira faiz harcaması kalemi boşuna mı kondu?

Not: Bu yazı 8.2.2019’da gazeteduvaR’da yayımlanmıştır

Genel kategorisine gönderildi | , , ile etiketlendi | Yorum yapın

Petrol krize tuz biber ekecek mi?

Dünyada en fazla petrol rezervine sahip Venezuela’daki hükümet darbesi girişiminin akıbeti önümüzdeki birkaç günde belli olabilir. Ancak, aralık ayında Venezuela ile 10 anlaşma imzalayan, enerji ve madencilik başta olmak üzere birçok alanda bu ülkeyle özel ilişki kurma çabasındaki Erdoğan yönetimini, ABD destekli darbe girişiminden ziyade son dönemde artan petrol fiyatları zorlayabilir.


2019 yılı başında petrol fiyatları uzun yıllardır görülen en hızlı sene başı tırmanışı gerçekleştirdi. Ham petrol varil fiyatı ocak ayının ilk 20 gününde yüzde 17 artış gösterdi, 60 doların üzerine çıktı. Peki, bu artış daha fazla üretim ve küresel ekonomide birkaç yıllığına canlanma anlamına mı geliyor? Hayır. Uluslararası finansal kuruluşlar 2019 yılı için küresel büyüme beklentisini bir önceki yıla nazaran daha düşük açıklamaya devam ediyorlar. Petrol fiyatlarındaki artışsa, Türkiye’nin cari fazla vermesi sürecine darbe vurabilir. Bu yazıda hem arka plana bakmak hem de Türkiye’nin sorununa değinmek istiyorum.

Geriye bakıldığında bu kararın Suudi elitleri tarafından 2014’te alındığı tahmin edilebilir. Kumar deyimi, hamle sonrasında Suudi bütçesinin devasa bir açık verecek olması ve dünya piyasalarında bir belirsizlik yaratacak olmasıyla ilgiliydi. İronik bir şekilde bu kumar, çekişmeleri ve taht oyunlarını da açığa çıkaran ancak hazırlıkları önceye uzanan bir başka projeyi de hızlandırdı. Vizyon 2030girişimi ile dev bir yatırım fonu oluşturulması ve fonun Suudi Arabistan’ı bir turizm ve yatırım ülkesi haline getirmesi girişimi 2016’da resmen başladı.


Brent petrol varil fiyatı (ABD Doları), son beş yıllık seyir. Kaynak: BBC
AMAN PETROL, CANIM PETROL

Dünyada en fazla petrol üreten ilk 10 ülke içinde hızla yükselen Kanada’da, 2014 yılı sonlarında ekonomi açısından iki önemli gündem maddesi bulunuyordu: Emlak fiyatları ve petrol fiyatları. Aralıklarla yapılan haberlerde OPEC içindeki tartışmalar ve ABD ve Kanada’daki katran kumları ve kaya petrolü üzerine incelemeler yer almaktaydı. Süreğen bir tema ise Alberta’nın resesyonuna gidecek yolu açan ve Suudilerin kumarı olarak adlandırılan hamleydi.

Kaya gazı ve petrolündeki patlamayla birlikte fiyatlar hızla düşüşe geçerken, Suudiler de üretimi artırarak petrol fiyatlarının varil başına 50 doların altına inmesini desteklediler. Fiyatların o seviyede birkaç yıl boyunca kalması ABD’de yeni kaynakların ve yöntemlerin kullanımına dayanan petrol üretimine büyük darbe vurabilirdi. Kanada da düşüşten payını alacaktı.

FİYATLAR VE BEKLENTİLER

Petrol fiyatlarında hızlı yükseliş sonrası hidrokarbon ve ona dayalı ürünlere bağımlı küresel ekonomide birçok mal ve hizmetin maliyetinin artması, daha fazla üretime ket vuran bir hal alabiliyor. ABD’de ham petrolün varil fiyatı 2008 yılı Temmuz ayında 140 doların üzerine çıkmıştı. Sonrasındaki ekonomik çöküş, emlak balonunun patlaması ve kredi piyasasının donmasına bağlı olsa da bu seviyelere çıkan petrol de takip eden daralmaya katkıda bulundu.

Petrolün varil fiyatı kriz sırasında ve sonrasında düştü, 2008-09 krizi sonrasındaki dönemde ancak 2014’te tepe noktasını gördü; yukarıda değindiğim müdahalenin etkisiyle (tek neden bu olmasa da) daha sonra tekrar düşüşe geçti. Fakat bu sırada yeni yatırımlar askıya alındı, örneğin Kanada’da petrol üretimine yönelik yatırımlar 2014’ten 2016’ya yüzde 54 oranında azaldı. ABD’de kaya petrolü üreticileri iflas dalgası 2015’te başladı. 2016 yılında OPEC “üretim uyumu” altında günlük üretimi 1,2 milyon varil kısma kararı alırken, Rusya ve başka önemli üreticiler de kararın gereğini yerine getirdiler. Bu sayede petrolün varil fiyatı düştüğü 30 dolar seviyesinden yükselmeye başladı. Suudiler, petrol savaşlarında bu raundu kazanmıştı.

Kaya gazı ve petrolü çıkartanların belinin bir süreliğine kırılması, piyasadan hatırı sayılır miktarda oyuncunun çıkartılması, İran ve Venezuela’da petrol üretiminin düşüşü ve dünyada en fazla ikinci rezerve sahip Suudi Arabistan’ın halen koruduğu ağırlık gibi etkenler fiyatın belirlenmesinde rol oynuyor. Son artıştaki en önemli neden, ABD’de borsa toparlanması ile 2019 beklentilerindeki kısa süreli iyileşme. Artışın yıl boyunca aynı hızda devam etmesi için elimizde sağlam veriler bulunmuyor, ancak 2019, küresel ekonomide 2018’e göre daha düşük büyümenin gerçekleşeceği bir yıl olarak gösterilse de trend yukarı yönlü ve petrolün yıl içinde mevcut seviyelerin üzerine çıkması bekleniyor.

TÜRKİYE’YE ETKİSİ NE OLUR?

Türkiye için petrol varil fiyatının artışı, enerjide dışa bağımlılık nedeniyle cari fazla beklentisinin azalması anlamına gelebilir. Uluslararası Finans Enstitüsü, Arjantin ve Türkiye’yi karşılaştırdığı 15 Ocak tarihli bilgi notunda 2019 yılında Türkiye için cari fazla beklentisini 5 milyar dolar olarak açıkladı. Türkiye ekonomisi için 2018’in son çeyreğinde de daralma verisi gelecek. Uluslararası Finans Enstitüsü’nün görüşü ise daralmanın yılın en azından ilk yarısına yayılması beklentisi anlamına geliyor.

Türkiye’nin 12 aylık enerji ticaret açığı (son veri Kasım 2018) 38,6 milyar dolar. Bu fatura ise petrol fiyatları ile birlikte artıyor. Kısa süreli fiyat artışı küresel canlanma ve daha fazla ihracat olanağı değil, faturanın bir süreliğine hızla yükselmesini getirecek. Sonuç enerji ithalatının yükselen maliyetinin de etkisiyle Türkiye’nin çok az bir cari fazla ile görece yüksek bir ekonomik daralmayı 2019’un ilk yarısında birlikte sürdürmesidir. Petrol fiyatlarının 2019 ortalamasının örneğin 75 doların üzerine çıkması bu olasılığı güçlendirir, YEP hesaplarını da bozar.

2018 Ağustos’undaki seviyeye halen ulaşamayan kredi hacmi ve toplamda dört çeyreklik (hatta daha uzun) daralma olasılığının zaten hesapları alt üst ettiği de söylenebilir. IMF dünya ekonomik görünümü verilerinde 21 Ocak’ta açıkladığı güncelleme ile Türkiye için bilhassa zor bir 2019 resmederken, aynı gün TOBB’un ekonomi şurasında ana gündem maddesi KDV iadelerinin şirketlere devlet tahvili olarak ödenmesi ve alacak temliki verilmesi idi. On milyarlarca lira olduğu bilinen ancak kesin hesaplanamayacak olan KDV iadeleri ile genişleme yaratmak, ancak bu iktidarın girişebileceği tarzda bir son dakika eylemi.(i)

İşverenler, ayrıca Kredi Garanti Fonu’nun tekrar kullanılmasını istedi. Bu öneriler hayat bulursa, yine devlet güvencesi ile yaratılacak kredi genişlemesi 2019’un seyrine etkide bulunabilir. Düzgün mahsup edilmeden ve devletin dâhilde alınan katma değer vergisini toplamadığı bir ortamda “iade” ise hızla devlet borcu artışına yol açar. (ii)

Elbette, sonuçları beklemek gerekecek. Devlet sponsorluğunda gerçekleşen bir önceki (2016 son çeyreğinden 2017 son çeyreğine) kredi genişlemesinin, küresel finansal koşullardaki değişimle Türkiye’nin krizini ötelenemez hale getirdiği gerçeğini ve bütçede de orta vadeli planlarda da şirketlerin yeni kredi almasını sağlayacak “iade” için ayrılan bir para olmadığını akıldan çıkarmayarak.

(i) Hazinenin ikrazen özel tertip devlet tahvili çıkarma limiti 2019 yılı için 30 milyar TL’ye yükseltilmişti. Ancak istenen/beklenen KDV iadesi miktarı bunun oldukça ötesinde.

(ii) Türkiye’de dâhilde alınan katma değer vergisinin tahsilat/tahakkuk oranı 2018’de yüzde 43’e geriledi. Devlete yatırılması gereken 73 milyar TL aracı mükelleflerin (yani işverenlerin, esnafın) cebinde duruyor. Bizzat bu mekanizma bir krediye dönüşmüş durumda görünüyor.

Not: Bu yazı 25.1.2019’da gazeteduvaR’da yayımlandı. 
Genel kategorisine gönderildi | , , ile etiketlendi | Yorum yapın

Üç Grafikte Ekonomik Gidişat

Bu hafta krizin gidişatını takip edebileceğimiz önemli veriler açıklandı. Üç grafikte özetleyeceğim. Grafikler, uzun süredir işaret ettiğimiz sürecin yaşandığını, yani krizin derinleştiğini gösteriyor.

1. Sanayi Üretimi Çöktü

Aşağıdaki veri, Tüik tarafından 14.02.2019 tarihinde açıklandı, Aralık ayında sanayi üretimindeki gelişmeleri gösteriyor. 2018’e %10’larda büyüme ile başlayan sanayi sektörü yılı %20 farkla, yani %10 daralma ile kapattı.

2. İşsizlik Sıçradı

İşsizlik verisi, sanayi verisine göre bir ay önceden geliyor, Kasım ayına ait gelişmeler açıklandı. İşsizlik verisi, daha önce işaret ettiğim kitlesel işsizlik sürecinin başladığına işaret ediyor. Kasım ayında 2 puan birden yükselme var, %12,3’e ulaşmış durumda. Genç işsizliği de 4,3 puanlık artış ile %23,6’a vardı.

3. Tüketim Yavaşladı

Üretim ve işsizlik verisine perakende tüketimini de ekleyelim. Aralık ayı verisi, bir önceki yılın aynı ayına göre %9,2 daralma olduğunu gösteriyor. Aynı ayda gıda, içecek ve tütün satışları %2,7, gıda dışı satışlar (otomotiv yakıtı hariç) %12,6, otomotiv yakıtı satışları %9,5 azaldı.

Özet

– Sanayi üretimi daralıyor,

– İşsizlik artıyor, 
– Tüketim yavaşlıyor.
Tüm bunlara ek, cari açık kaynağı belirsiz bir kaynak ile kapatılıyor, kriz nedeniyle cari açık düşüyor.
Genel kategorisine gönderildi | ile etiketlendi | Yorum yapın

Venezuela’nın Krizi Üzerine İki Görüş

Venezuela krizi, Türkiye’deki iktidarın seçimler öncesinde kullanabileceği bir malzeme olması nedeniyle Türkiye’de de gündemin önemli başlıklarından biri haline geldi. Bu yazıda, Venezuela krizi üzerine iki görüşü tartışacağım. İlki şu: Venezuela krizi, 2008’de başlayan küresel krizin yarattığı konjonktürün içinde, küresel krizin üçüncü aşamasının bir parçası olarak görülmeli. İkincisi, Venezuela özelinde daha şiddetli bir şekilde yaşanan süreç, sadece o ülkeye özgü olan gelişmelerle, yani ‘kötü yönetim’ argümanı ile açıklamaz. Bu süreci 2000’lerdeki ‘post-neoliberalizm’ deneyinin krizi bağlamında ele almalıyız. 
Bu iki konuyu detaylandırmadan önce Venezuela krizinin Türkiye’de, özellikle de ekonomi basınında ele alınışı ile ilgili gözüme çarpan bir noktaya değineceğim. Gökhan Şen’in Habertürk’teki ‘Venezuela’nın Yükselişi ve Düşüşü’ yazısı, benzeri yorumlarda olan bir özelliği barındırıyor, o nedenle kısaca da olsa değinmek istedim. Şen yazısında Venezuela’nın tarihsel gelişimini kısaca ele alıyor ama kritik bir dönemi atlayarak: 90’lı yıllardaki ekonomik yıkım ile sonuçlanan IMF programlarını. Bu ve benzeri yazılara ya da yorumlara, ‘Venezuela eskiden çok zengin bir ülke idi, Chavez geldi işleri bozdu‘ şeklinde bir anlatı hakim. Halbuki, Venezuela ekonomisinin tahribatı 1990’lı yıllardaki IMF programları ile gerçekleşti. Bu bağlamda Chavizm, 1990’ların IMF programlarıyla şekillenen krizlere bir yanıt olarak doğdu. 

Venezuela’nın Kayıp 1990’ları 

Venezuela’nın hikayesi aslında epey tanıdık. 1980’li yıllarda, ithal ikameci sanayileşme modelinin krize girmesi ile birlikte ekonomik model değişikliği ve özellikle döviz kazandırıcı ihracata dayalı birikim modeline geçiş gündeme geldi. Ancak daha önceki adımlara rağmen bu dönüşümün uygulanması 1990’lı yıllarda gerçekleşti; başkan Carlos Andres Perez (1988–1992) döneminde El Paquete (1989) adıyla ilk IMF programı; Rafael Caldera (1993–1998) döneminde ise Agenda Venezuela (1996) adlı ikinci IMF programı uygulandı. Bu programların sonuçları ekonomik ve sosyal yıkım şeklinde gerçekleşti. 
1989 programı tipik öğeler içerir: Kamu harcamalarının kısılması, fiyat kontrollerinin kaldırılması, ticaretin serbestleştirilmesi ve dalgalı kur rejimine geçilmesi. Özellikle kamu harcamalarının kısılması başlığı içinde sağlıkta özelleştirme (adem-i merkezileştirme olarak adlandırılan) programı da vardı. Bu program sonucunda yoksulların sağlık hizmetine erişimi önemli ölçüde kısıtlandı. 
Caracas, Venezuela
1989 programı, hemen başında yaşanan sert devalüasyonla birlikte, amaçlananın tersi bir sonuç doğurdu. Yerli paranın daha fazla değersizleşmesini önlemek için artırılan faizler, bu sefer maliyet kanalı ile enflasyon yarattı. IMF programının sonucu tam bir yıkım idi. Reel ücretler sert bir şekilde düştü, gelir dağılımı adaleti daha da bozuldu, geniş kesimler için yaşam koşulları kötüleşti, yoksulluk arttı. 
İlk IMF programının iflasla sonuçlanması ile yaşanan ekonomik kriz sonrasında siyasi istikrarsızlık sürdü, 1992’de (biri Chavez tarafından yapılan) iki darbe girişimi gerçekleşti. 1994’te iktidara gelen yeni hükümet sırasında yeni bir finansal kriz patlak verdi. Ülkenin en büyük bankalarından birinin batmasıyla sonuçlanan finansal kriz sonrasında sermaye kaçışları da hızlanınca merkez bankası sermaye hareketlerini kontrol etmeye yönelik önlemler aldı. 
Kısacası, Venezuela için 1990’lar kayıp yıllar oldu. Venezuela’nın 1990’larını -tıpkı Türkiye’deki 1990’lar gibi- karakterize eden, IMF’nin yapısal reformlarını uygulayan ülkelerde siyaset sınıfının karşılaştığı ‘yapısal uyum çelişkisi’ idi. Siyaset sınıfı bir yandan ekonomik zorlamalar ve koşullu krediler nedeniyle yapısal uyum programlarını uygulamaya başladılar. Ancak, özellikle toplumsal muhalefetin güçlü olduğu ülkelerde ve dönemlerde siyaset sınıfı için yapısal uyum programlarını uygulayarak iktidarda kalmak giderek zorlaştı, yeniden seçilmek ise imkansızlaştı. Yapısal uyum çelişkisi, 1990’lardaki siyasi istikrarsızlığın temel dinamiği idi. 

Hugo Chavez Dönemi (1999-2013) 

1999 sonrası post-neoliberalizm deneyimi, ekonomik demokrasiyi ulaşılması gereken bir hedef olarak belirledi ve bu yönde adımlar atmaya başladı ancak, bağımlı ülke konumunu değiştirmeye yönelmedi. Aksine mevcut küresel işbölümü derinleştirildi. Chavez yönetiminde ekonomik büyüme iç talebe, o da ihracat gelirinin yeniden paylaşılmasına dayanıyordu. 
Yani bu yaklaşım, üretim ilişkilerini değiştirmeden bölüşüm ilişkilerinin değiştirilebileceği yanılgısından mustarip idi. Bölüşüm alanında ise sosyal harcamalara yönelik mali harcamaların artırılması ve yerli paranın değerli tutulması iki temel politika idi. Ancak modelin işleyişi, -tıpkı Türkiye’deki neoliberal popülizm gibi- küresel ekonomik konjonktürün olumlu gitmesine dayanıyordu. 2013 sonrasında küresel krizin yeni aşaması başlayınca, Vanezuela’daki ‘post-neoliberalizm’ deneyi sarsılmaya başladı. 

Küresel Krizin Yeni Aşaması 

Yakında üçüncü baskısı çıkacak olan Finansallaşma, Borç Krizi ve Çöküş kitabımızda küresel finansal kirin gelişimi ile ilgili üçlü bir dönemlendirme yapmıştık. Buna göre 2007-9 arasında küresel krizin merkez üssü ABD idi. Finansal sistemin çöküşünü geniş çaplı kurtarma operasyonları izledi ve krize verilen tepki esas olarak para politikası kanalı içinde şekillendi. Faizlerin sıfıra düşürülmesi ve miktarsal genişleme programları iki kritik adım idi. 
Krizin ikinci aşaması, Avrupa’da yaşandı. ABD ile Avrupa arasındaki güçlü finansal bağlar, 1990’lı yıllarda şekillenen yeni finansal mimari ile daha da kuvvetlenmişti. Bu bütünleşik yapı, kriz dönemlerinde, sistemin herhangi bir yerinde yaşanan sorunların, hızla diğer yerlere de aktarılması ile sonuçlandı. Avrupa’da krize verilen tepki kemer sıkma programı olarak şekillendi. Krizin en yoğun hissedildiği ülkeler, devalüasyon seçeneğinin yokluğunda içsel değersizleşme politikasına zorlandılar. 
Küresel krizin üçüncü aşaması ise ‘yükselen piyasa ekonomileri’ olarak adlandırılan geç kapitalistleşmiş ülkeler idi. Özellikle 2013 sonrasında merkez ülkelerdeki (özellikle de ABD’deki) politika değişikli nedeniyle borçlanma maliyetlerinin artması ve yerel paralardaki değersizleşme baskısı, bu ülkeler için ekonomik sorunların yoğunlaşmasına neden oldu. Bu süreçte Brezilya ya da Arjantin gibi ülkeler resesyonlarla karşılaşırken, Çin ekonomisi istikrarlı bir şekilde yavaşlamayı sürdürdü. 
Kısacası, Venezuela’daki kriz, halen süren küresel kriz konjonktürü içinde, onun bir parçası olarak görülmeli. 

Post-Neoliberalizmin Krizi 

Küresel krizin üçüncü aşaması, Güney Amerika’da bölgeye özgü koşullarla şekillendi. Doğal kaynak ve tarımsal üretim açısından zengin olan Güney Amerika ülkelerinin geneli için küresel krizin üçüncü aşaması sadece Fed’in faiz artırması ile gündeme gelmedi. Belki de bundan daha önemli olan küresel emtia fiyatlarındaki hareket idi. 
IMF veri tabanından yararlanarak hazırladığım yukarıdaki grafik, dünya genelindeki emtia fiyatlarının 1990’lı yılların başından 2017’nin altıncı ayına kadar olan gelişimi gösteriyor. Bu grafikte 1999-2008 ile 2010-2014 arasında iki dönem olarak görülen artışlar, Venezuela’daki ‘post-neoliberalizmin’ altın yılları, 2014 sonrası ise kriz yılları olarak görülebilir. 
Şu anda ülke ekonomisi yönetilebilir bir birim olmaktan çıkmış gibi görünüyor. ABD ambargosu, durumu daha da derinleştirerek, bir rejim değiştirme senaryosunun sahnelenmesine zemin hazırlıyor. Bu krizde Maduro yönetiminin hataları elbette tartışılabilir, ancak süreci Güney Amerika’daki ‘post-neoliberalizm’ deneyinin krizi olarak görürsek, Arjantin’den başlayıp Brezilya’yı vuran yeni sağ dalganın Venezuela’ya da vardığını görmemiz gerekir. 
Hakim üretim yapısı ve toplumsal sistem olan kapitalizmi hedef almadan, onun ‘neoliberal’ versiyonuna sınırlı bir şekilde karşı çıkmak, ‘post-neoliberalizmin’ yumuşak karnı idi. Yani mevcut krizin gerisindeki dinamik, neoliberalizmden uzaklaşmak değil, ondan yeterince uzaklaşmamış olmak idi. 

Venezuela Üzerine Kurulan Saflaşma 

Yazı biraz uzadı ama son olarak Venezuela üzerine kurulan güncel saflaşmaya kısaca değinmek istiyorum. Bu saflaşma, esasında ABD’nin Venezuela’daki muhalefet lideri Juan Guaido’yu yeni başkan olarak tanıyacağını ilan etmesi ile şekillendi. Muhtemelen bu olmasaydı, Mudaro iktidarını savunmanın pek bir anlamı olmayacaktı. 
Ancak bu saflaşmaya, kapitalizm karşıtı olmayan bir emperyalizm karşıtlığı pozisyonunun dahil olması, kafaların iyice karışmasına neden oldu. 
Emperyalizm karşıtlığı, elbette ABD müdahalesine karşı olmayı içerir, ancak kesinlikle bununla sınırlı değildir. Hatta, anti-emperyalizm duruşunu soldan arındırırsanız, geriye sermayenin ‘ulusal kalkınma’ programı ve milliyetçilik kalır. Zira, bir süredir dünya sisteminde ‘alt-emperyalist’ olarak kategorize edebileceğimiz ‘yükselen piyasa ekonomilerinin’ emperyalizm karşıtlığının sol değerler ya da dünya görüşü ile bir ilgisi yok. Türkiye’deki, Çin’deki ya da Rusya’daki iktidarların hedefi, ABD hegemonyasının gerilemesi ile tanımlanan değişen dünya sisteminde kendi alanlarını mümkün olduğunca genişletmekten ibaret. 
***
Bu yazı, 31.01.2019 tarihinde Gazete Duvar’da yer aldı. Erişim: https://www.gazeteduvar.com.tr/yazarlar/2019/01/31/venezuelanin-krizi-uzerine-iki-gorus/
Genel kategorisine gönderildi | , , , , , ile etiketlendi | Yorum yapın

Halimiz Yasaya Tabidir

Gıda fiyatlarında yükseliş devam ediyor. Denetimlerin artacağı haberleri sonrası marketlerde pahalı sebze ve meyvelerin raftan indirilmesi gündeme geldi. Son on yıllarda görülmedik şeyler yaşıyoruz.

Buraya gelişi hatırlayalım:
20 Eylül 2018’de açıklanan Yeni Ekonomi Programı 2018 yılı enflasyon hedefini yüzde 20,8, 2019 enflasyon hedefini yüzde 15,9 olarak belirledi. 2018 yılı hedefine ulaşılamayacağı Ekim ayında ortaya çıkınca fiyat denetimleri yoğunlaştırıldı ve takibinde Enflasyonla Mücadele Programı ilan edildi. Tam adıyla Enflasyonla Topyekun Mücadele Programı bir internet sitesinden kampanyaya katılan firmaları duyurdu, “mücadeleye destek veriyoruz” banner’ları AVM’leri kapladı, mevcut şikayet hattının daha etkin kullanılacağı ilan edildi…
Ancak döviz krizinin fiyatlara yansımasına engel olmak mümkün değildi. Bu nedenle Ekim ayı sonunda vergi indirimleri devreye sokuldu. Sonrasını biliyoruz, talebin hızla düşmesi ve vergi indirimi etkisiyle, TÜİK sepetindeki ağırlıkların da katkısıyla, gıda fiyatlarının yıllık artışı yüzde 25’ler civarında olsa da yıllık enflasyonun yüzde 20,3 olarak tescili. Resmi olarak hedef tutturuldu, ancak gıda fiyatlarındaki artış devam ettiği için halk nezdinde bir karşılığı olmadı.
Türk-iş’ın Ocak 2019 Bülteni Gıda fiyatlarında yıllık artışın yüzde 24,3 olduğunu belirtiyor. Türk-İş’in yayınladığı dört kişilik bir aile için açlık sınırı da Ocak 2019’da 2008 TL’ye ulaştı.


Üretici Tüketiciyle Buluşsa, Bir Düşünün Abiler
Ekim ayında hızla yükselen fiyatlar nedeniyle bir Hal Yasası da gündeme gelmişti. Aracılığı bitirecek, yüksek komisyonları kaldıracak, memlekette yerleşen “nereye gidiyoruz?” havası dağıtılacaktı.
Hal Yasası bölge hallerinin kurulmasını, komisyoncuların kar marjının azalmasını hatta komisyon mekanizmasının kaldırılmasını hedefliyordu. 137 sebze meyve hali, 30 bölge haline indirilecekti. Kuruluş izni Bakanlıkça verilen anonim şirketler işi devralacaktı. Kurulma ve işletilmenin TOBB koordinasyonunda gerçekleşmesi düşünüldü. Her halükarda sorun aracılıkta, komisyonculuktaydı. Esas mesele komisyonculuğa darbe vurmaktı.
Dolayısıyla yüksek girdi maliyetlerini indirme ihtimali olmadığı için fiyat baskılaması mantığını ön planda tutan bir taslak çıktı… Kısa özet şu: Sebze meyve zayi oluyor, tekelleşme sağlayalım, standartlaşma getirelim, teknolojiyi kullanalım, komisyoncular da bu yapıya tüccar olarak dahil olduğunda o aracı maliyeti ortadan kalkar…
Kalkar mı?
AA’nın geçtiği haberde Aralık sonunda Ruhsar Pekcan Hal Yasasını (Taslağını) överken şöyle alıntılanmıştı:
“Üreticiyle tüketiciyi buluşturacak, tüketici birliklerine yüzde 30 yer verecek, diğer kira oranlarından yüzde 75 daha ucuz olacak, daha az verginin ödeneceği, soğuk zincire taşınacak bir proje. Ürünler çok heba oluyor. Dolayısıyla artık kimse üretici bile olmak istemiyor. O yüzden üreticinin desteklenmesi gerekiyor. Üreticilerimizi ve üretici birliklerimizi desteklemeyi amaçlıyoruz. Üretici birliklerimizi, üreticilerimizi güçlendirebiliriz. Komisyoncuların da üretici birliklerine dahil olmalarını, kayıt altına girmelerini ve tüccar olmalarını istiyoruz.”
Bir mutluluk tablosu, üretici tüketiciyle buluşacak, zincir kısalacak; el ele şarkı da söylerler mi acaba?

Takvimler Değiştirilirken?
Komisyoncular büyük tepki gösterdi. Ayrıca maliyetlerde herhangi bir düşüş olmadığı için enflasyonda düşüş gıda fiyatlarında düşüş anlamına gelmedi.  Komisyoncular tarımdaki finansman sorununda önemli bir aracı görevi görüp fahiş getiri elde etmenin de ötesine geçebildiler. Lobi faaliyetleriyle, 2 ay boyunca pişirilen yasayı durdurmak gibi bir güçleri olduğunu da gördük.
Ancak gıda fiyatları kontrol altına alınamadı. Pazar ve marketten çıkanların şaşkınlığı ve öfkesi iktidarı kaygıya sürüklüyor. Söz konusu gıda olduğunda angst’ımız kontrol edilemez hale geliveriyor.
Türkiye’de biraz abartarak ifade edecek olursam, nasıl her ölümlü sırayla iktidarın öfkesini tadıyorsa, şimdi de aracılar ve marketler bu öfkenin hedefindeler. Raftan mal indiriyorlar, denetimden sıyırmaya çalışıyorlar ya da göstermelik denetimlerde ceza ödeyip markaları zarar görmeden kapatma peşindeler. Bu arada Bakan Pekcan talimatların sonucunu beklediğini açıkladıktan sonra Hal Yasasının halen gündemde olduğunu ekledi.
Eğer yasa yürürlüğe girerse, ortaya çıkacak düzenleme ile ilk taslak arasındaki farkları incelemek gerekecek. Ancak krizin etkisinin görülmeye devam edeceğini gıda fiyatlarında düşüşün söz konusu olmadığını, belki artış temposunun azalabileceğini, teşvik politikasında ve tarımsal planlamada bir değişiklik olmaksızın ithalat düzenlemeleri ile fiyat indirmenin de orta vadede ters tepebileceğini söyleyebiliyoruz.
Türkiye ilginç bir ülke… Üretim denilince halen akla tarımsal ürünlerin geldiği, gıda fiyatlarındaki oynamalara hassasiyetin çarpıcı düzeyde olduğu bir ülke. Burada The Economist’in BigMac endeksi, ya da Mehmet Şimşek’in çok sevdiği satın alma gücü paritesine göre kişi başı gelir hesabından ziyade soğan endeksi iş görüyor. Belki de iyi ki öyle, aksi takdirde ekonomi yönetimindekilerin beceriksizliğine işaret etmek bu kadar kolaylaşmazdı.

Genel kategorisine gönderildi | , , ile etiketlendi | Yorum yapın

TCMB'nin 16 Ocak Kararı: Temelsiz İyimserlik

16 Ocak’ta gerçekleştirilen Para Politikası Kurulu toplantı sonuçları ile ilgili iki noktayı vurgulamak istiyorum.

1. Resesyon Eğilimi Belirginleşiyor

Ekonomi yönetiminin kullandığı jargonu bir ‘dekoder’ yardımı ile gündelik dile çevirebilseydik, ‘ekonomik denlenme’ ya da ‘yeniden dengelenme’ gördüğümüz yerlere ‘ekonomik kriz’ ya da ‘resesyon’ kelimelerini yazmamız gerekirdi. Açıklamanın ilk cümlesini bu şekilde okumalıyız:

‘Son dönemde açıklanan veriler ekonomideki dengelenme eğiliminin belirginleştiğini göstermektedir.’

Ekonomik dengelenme ile benzer bir başka kavram da ‘cari fazla’ ya da ‘cari dengedeki iyileşme’. Son dönemde ekonomi yönetimi, sıraladığı ‘müjdeler’ içinde sıklıkla cari açığın ortadan kalkmasını ve hatta cari fazla veren bir ekonomi haline geldiğimizi vurguluyor. Önceki açıklamalardaki gibi 16 Ocak’ta da buna ver verilmiş:

Cari dengedeki iyileşme eğiliminin sürmesi beklenmektedir.’

Aynı dekoderi kullanarak bakarsak, bunun anlamı şudur: Türkiye ekonomisinin mevcut üretim yapısı değişmediği sürece, cari fazla vermesinin ithalatın çökmesi, onun da sebebi ekonomik daralmadır. 

2. Temelsiz İyimserlik

TCMB’nin öngörüleri içindeki en zayıf yer, ‘dış talebin gücünü koruyacağı’ beklentisidir. Eurostat tarafından son açıklanan verilere göre, Avro bölgesinde sanayi üretimi Kasım ayından bir önceki yılın aynı ayına göre %3.3 daralmış durumda. 
Yukarıdaki, Eurostat’ın resmi açıklamasının ekinde olan grafik. Aşağıdaki ise, Avro bölgesi ile Almanya’daki imalat sanayi verilerinden benim hazırladığım grafik. Her ikisinde de 2017’den itibaren ivme kaybedildiği , 2018’in sonu itibariyle bu ivme kaybının hızlandığı görülüyor. İmalat sanayinin ve üretim yavaşlaması, ekonomik resesyon riskini artırıyor. Bu durumda talebin de yavaşlaması gündemde.
Kısacası, Türkiye’nin ihracatının yarıdan fazlası Avrupa’ya yapılıyor. Avrupa’da ekonomik yavaşlama eğilimleri kuvvetlenirken, ihracatın Türkiye ekonomisinin krizden çıkışı için bir umut olarak görülmesi giderek zorlaşıyor. Kurul açıklamasında dış talebin gücünün koruduğu ifadesi ise, temelsiz bir iyimserlik düzeyinde.
Genel kategorisine gönderildi | , ile etiketlendi | Yorum yapın

2019’da Evi Değiştirir miyiz? Rejim ve Kriz Üzerine Uzun bir Değini

Ekonomi yönetimi bir kumar oynuyor. Plan işlemezse çok pahalıya patlayacak hamle Kasım ortasında başladı. Bu kumar işleri olduğu gibi sürdürme peşinde. Ancak çok sıkışırsa kısmi düzenlemelere, reformlara hayır demek AKP’nin harcı değil. Bunu görmeden yapılan iktidar eleştirisi, bir piyasalaştırma hamlesiyle, bir hukuk reformuyla işlerin yoluna girdiğini söylemeye izin verir. Daha ötesine geçmemiz gerek. Bu yazıda kısaca Kasım’da başlayan kumarı, mevcut politik ekonomik düzlemi ve yapısal reform önerilerinin sorunlarını göstermek istiyorum.

Kasım ayı sonlanmadan önce BETAM öngörüleri açıklandığında bir önceki çeyreğe nazaran sıfır büyümenin beklendiği görüldü. 2018 yılı 3. Çeyreği rakamları henüz bilinmiyor ancak daralmanın sonlandırılamadığı görülürken (Veri açıklandığında çeyreklik yüzde 1,1 daralma çıktı) inşaat sektörü sallanmaktaydı.

BDDK’nın Kasım’da daha netleşen hamlesi ve kararları Varlığa Dayalı Menkul Kıymet piyasasını derinleştirmenin inşaat sektörü açısından kilit önemde olduğunu işaret ediyordu. Aralık başında çıkarılan VDMK’lar yüksek riskli türev ürünler olmalarına karşın sıfır riskli devlet kâğıtlarına benzer şekilde TCMB’de teminat olarak gösterilebilecek diye pazarlandı, gelen tepkiler üzerine Türkiye Bankalar Birliği “İhraçlarla ilgili olarak MB tarafından likidite sağlanması hususu gündeme gelmemiştir” açıklamasında bulundu.

Bankaların kredi maliyetlerinin düşmesi, faizler de düşerse inşaat firmalarının daha kapsamlı bir kurtarmaya gerek duymadan yüzmesinin sağlanması hedeflendi. Planın zayıf noktası kısmen kapsamdan ve etki süresinden kaynaklanıyordu. 3,15 milyar TL nominal değerli, 5 yıl vadeli, 3 ayda bir sabit kupon ödemeli VDMK’ların ihracı 7 Aralık’ta tamamlandı. Hedef bankalar gözetildiğinde 60 milyar TL’den fazla hacme ulaşabilecek, toplamda 190 milyar TL’ye ulaşan konut kredilerinin hacmi ve 40 milyar dolara varan KÖİ kredileri büyüklüğü göz önünde bulundurulduğunda kapsam son derece sınırlıydı. Bu tarz menkul kıymetleştirme hamlelerinin piyasa açısından etkisi orta vadede görülebilecek olduğundan piyasada likidite yaratma ve faizlerin düşüşü için hamlelerin hemen sonuç vermesi mümkün değildi. Ama riskli bir menkul kıymetleştirme hamlesi için kapı açılmış oluyordu

Hamlenin ikinci ayağı Kasım ortasında Hazine borçlanma ihalelerini iptal ederek kısa süreli faiz indirimi sağlamaktı. Bu uğraş ancak sınırlı bir düşüşe vesile oldu. 1990’lardaki borçlanma pratiklerini anımsattı. Kamu mevduatlarında hızla erime yaratıp, şüpheleri artırdı. İşe yaramayınca sonraki adıma Aralık ayı sonunda karar verildi: Bu işlem MB’den Hazine’ye yapılacak aktarımın erkene çekilmesiydi. Söz konusu rakam beklenenden fazla olduğu için (resmi açıklamaya göre 37 milyar TL) Hazine KDV iadeleri ve kamunun ödemeleri için ek kaynağa kavuşmuş oldu. Üstelik Ocak’ta tanıtılan yeni kampanyaların maliyeti, yani uygun koşullarda KOBİ kredileri ve kredi kartı borçlarının yapılandırılmasıyla şişecek görev zararı sorun olmaktan çıkartılmaya çalışıldı.

Nisan’a kadar göreceğimiz işlemler zaman zaman devlet bankalarının rekabetçi olmayan teklifleriyle faiz oranının düşürülmesi, yeni ve daha kapsamlı kampanyalarla ucuz konut kredisi temini ve borç yapılandırmaları olabilir. Bu müdahale tarzı krizin faturasının ne reel sektöre ne da bankacılık sektörüne yıkılmasını, aslan payının Hazine’ye aktarımını öngörüyor. Oradan da halka…

Bu müdahale tarzının da beraberinde getireceği çok sayıda sıkıntı var. Ancak oraya girmeden devlet biçimi / rejim biçimi tartışmasına geçelim.

Kaç metrekare? Yoksa kuzey cephe mi? 

Ucuz kredi ve inşaat odaklı büyümeye dayanan model, kurtarmada öncelikli alanları biçimlendirdiği gibi, benzetmelerimizi de şekillendiriyor. Bu nedenle bir analojiye yasalanarak mevcut siyasal iktisadi düzlemi tarif etmek istiyorum.

Türkiye’de 2007 yılında Cumhurbaşkanı’nın halk tarafından seçilmesini karara bağlayan referandumla anayasal düzlemde başlayan rejim biçimi değişikliğinin 2018 yılında tamamlandığını iddia ediyorum. Rejim biçimi değişikliğinden kastım Cumhuriyet’e karşıt olarak bir “saray rejimi”nin ihdas edilmesi değil, devlet aygıtı içinde erkler arasındaki ilişkinin değişmesi ve kurumlar arasındaki alışveriş ve hiyerarşide bazı kurumların ön plana çıkması.

Buna karşın devlet biçiminden devletin sermaye birikimine temel müdahalesi ve vatandaşı denetim ve gözetim yollarının biçimlenmesini anlıyorum. Bu yazı kapsamında devlet biçimini bir evin cephesi, metrekaresi ve temel özelliklerine benzetmeyi, rejim biçimi değişikliğini ise evin odalarının kullanımına ve verili metrekare altında oda sayısınının, odaların işlevlerinin farklılaştırılmasına benzetmeyi tercih ediyorum. Eleştirel devlet tartışmasından aldığım ve daha serbest kullandığım bu kavramlara ilişkin yaptığım benzetmenin uzantısı olarak şunları söyleyebilirim:

Türkiye neoliberal otoriter devlet biçimine 1980 darbesi sonrası sınıf temelli bir siyasete son verme uğraşları içinde geçti. Cephesi itibarıyla içinizi acıtan, yeterince güneş almayan, çok sayıda kısıtlamayla malul bir eve taşınıldı. Bu evin odalarının genişletilmesi, evin içinde bazı duvarların yıkılması, zaman zaman duvar kağıtlarının ya da boyanın değiştirilmesi gibi düzenlemelerle yaklaşık kırk yıl geçirdik. Ancak halen aynı evdeyiz. Aynı neoliberal otoriter devlet biçimi altında debelenmekteyiz.

Yerler laminant parke 

Devlet biçiminin sürekliliğine karşın rejim biçimi 1980’lerden bu yana birden fazla kez değişti. Ayrıntılı dönemlendirme akademik uğraşların konusu olmakla birlikte 1980’lerin sonunda prosedürel demokrasi bakımından sınırlı ilerlemelerin, 1990’ların başında güvenlik aygıtının ağırlığının artması ve bir düşük yoğunluklu savaş dönemine geçilmesinin, 2001 sonrasında anayasa değişiklikleri ve teknokrat yönetim pratikleriyle kısa süreli bir deneme döneminin tespit edilebileceği kanaatindeyim. İsterseniz 1980’lerin sonunda Amerikan mutfak yapımı, 1990’ların başında odaların değiştirilmesi, 2001 sonrasında evin boyasının yenilenmesi gibi benzetmeler kullanabiliriz.

2007 referandumu sonrası (uygulama 2014’e sarkmış olsa da) Türkiye’de yarı başkanlığa geçişi, lider kültünün oluşturulması ve dar bir kadronun egemenliğinin tesisi takip etti. Rejimin özellikle 2014 sonrasında plebisiter karakteri ağır bastı, iktidar bloku içindeki çatlaklar baskıcı tekniklerle sıvandı. Geriye dönülerek bakıldığında yaklaşık 11 yıla yayılmış ve çok sayıda siyasi operasyon aracılığıyla farklı kanatlardan muhaliflerin güçsüz düşürülmesini hedeflemiş geçiş süreci, 2016 darbe girişimi sonrasındaki konjonktür elvermese başkanlık rejimine geçişle sonuçlanmayabilirdi. 2016 sonunda uzun yıllardır dillendirilmekle birlikte kenarda tutulan anayasa değişikliği tekrar gündeme getirildi. Bize parkeleri gösterip duranlara inat, ağır bir krizle nefes alınması dahi zor bir evde olduğumuzu bir kez daha idrak ettik.

Yükselen duvarlar 

Bu analojinin uzantısını getirmeye niyetliyim. Türkiye’nin içinden geçmekte olduğu ağır krizi son dönemde evin içindeki tadilata bağlayanlar evin kendisinin sorunlarını görmeye yanaşmıyorlar. Neoliberal otoriter devlet biçimi, Türkiye’de temel hakların kullanımının kısıtlanmasına dayandığı kadar piyasacılık dışında bir bakışa alan da sunmuyor. Kuzey cephede, güneş görmeyen, rutubetli evimiz, iç açıcı çiçeklerin yetiştirilmesine izin vermiyor.

Tekrarlamakta fayda var: sermaye girişlerine bağımlı, ihracatı ithalata bağımlı, emek yoğun üretim yapısının egemen olduğu ve ağır finansman ihtiyacı altındaki bir ekonominin neredeyse periyodik olarak savrulduğu krizlerden iktidar odağının değişmesiyle bir anda kurtulmak mümkün değil. Son kriz, ilk sinyallerini 2013’te verdi ve bu noktaya sürükleneceğimiz 2017 yılında sorunların ertelenmesi için yapılan son hamleyle netleşti.

Bazı duvarların kaldırılması bizi daha rahat nefes alır duruma getirebilir ancak o ev değişmediği müddetçe rutubetten, karanlıktan, soğuktan sıkıntı çekmeye devam ederiz. Zaman içinde farklı krizlere yuvarlanır, sonrasında bunca duvar nasıl örüldü diye düşünüp dururuz.

Çözüm ne? Yoksa Yapısal Reform mu? 

Yazılanlara buraya kadar katılıp da devamını “evet, yapısal reform şart!” diye getirenlerin sayıca fazlalığı sanırım Türkiye’deki tartışmanın bir özgünlüğü olsa gerek. Prosedürel demokrasi ve piyasacı düzenlemeleri işaret edip, yapısal reformlarla Türkiye’nin sorunlarının çözülebileceğini ima edenler bugün politik ekonomi tartışmasını boğuyorlar.

Daha geniş ve temelli bir yapısal reform tartışması yürütmek isteyen Mahfi Eğilmez gibi iktisatçılar ise kavramı daha soyut hale getirip erken cumhuriyet reformlarını da 2001 krizi sonrası bankaların yeniden yapılandırılmasını da yapısal reform olarak gösterebiliyor.

Farklı yerlere çekiştirmenin anlamı yok. Bizzat uluslararası finansal kuruluşların yapısal reform kavramı ile ne ifade ettiğine bakalım: yapısal reform emek piyasasının esnekleşmesi, ticaret alanında gümrüklerin düşürülmesi, kurumsal alanda sözleşme ve mülkiyet hakkının net tarifi ve uygulanması, ürün piyasaları bakımından giriş kolaylığının sağlanması ve tekelleşmenin engellenmesi olarak tarif ediliyor. Daha fazla rekabet, esnekleşme, kaynakların daha etkin bir şekilde tahsis edilebildiği piyasalar ve bunun kurumsal altyapısının sağlanması. Bunun ötesinde yapısal reform tarifi gerçekten temelsiz kalıyor.

Bugün Türkiye için yapısal reform önerenler hukuk devleti ilkelerinin ve prosedürel demokrasinin tesisini, kayırmacı olmayan bir ekonomi politikasını ve daha esnek bir emek piyasası oluşturulmasını öneriyorlar. Bazen birini, birkaçını işaret etmek için bazen de hepsini anlatmak için yapısal reform kavramını kullanıyorlar. Ancak devletin piyasaya müdahalesi anlamında tarif ettikleri soyut dönüşüm esasen neoliberal bir piyasa ekonomisi tesisini vurguluyor.

Bu yazıda açıklanan terminolojiyle ifade edecek olursam, neoliberal otoriter devlet biçiminin ve bugünkü haliyle rejim biçiminin destekçisi değiller. Ancak neoliberal ve prosedürel demokratik bir piyasa ekonomisinin ve buna tekabül eden bir rejim biçiminin savunucuları (hatta bazıları için teknokratik bir rejimin savunucuları denilebilir) arasındalar.

Sürprizli, Engebeli 2019 

Türkiye’de 1980 darbesi sonrası yerleşen neoliberal otoriter devlet biçimi altında birden fazla kez rejim biçimi değişti. Son değişiklik 2017 referandumu ve 2018 seçimleri ile tamamlandı. AKP iktidarının rejim değişikliğinin tamamlanması uğruna bilhassa son yıllardaki krizi erteleme uğraşı bugün deneyimlediğimiz sorunları ağırlaştırdı ve kolay içinden çıkılmaz hale getirdi.

Bugün krizi yönetenler geri tepme olasılığı yüksek bir menkul kıymetleştirme (daha ziyade türevleştirme) aracılığıyla kredi genişlemesi hamlesine, önüne ardına bakmadan kalkışabiliyor. Ancak görünürde geri tepme olasılığı daha düşük başka kurtarma hamleleri yine maliyeti topluma yayma düşüncesine sahip olanlarca tasarlanıyor, uygulanıyor, başka hamleler de 2019 yılında uygulanmak üzere eşikte bekletiliyor.

Kriz yönetimi önlemleri içinden geçtiğimiz ağır krizin süresini uzatacak nitelikler barındırıyor. Hatta bir sonrakinin tohumlarını atıyor. Bunun alternatifi olarak “yapısal reform” terimlerine sarılanlar Türkiye’deki mevcut rant koalisyonunu tespit edip, bu koalisyonu berkiten 2001 sonrası reform dönemine laf etmeme eğilimindeler. Bu hatta savruldukları ölçüde monokrasiyi eleştiriyor, neoliberal otoriterliğin bir önceki biçimiyle ve Türkiye’de daha önce hüküm süren prosedürel demokrasiyle sorunları olmadığını açıklıyorlar.

Bugünlerde tepe kadroların evde yeni bir tadilatı engellemek üzere uğraştığını görüyoruz, bunu eleştiren reformcular ise sadece tadilatı başka türlü yapmayı öneriyorlar.

Buraya eklememiz gereken tespit şudur: Bugün politika yapıcıların esas amacı evi değiştirmeyi engellemektir. Kur şimdilik ve bir ölçüde kontrol altına alındı, fakat reel sektör krizi sona ermedi. 2019’da muhtemel öfke patlamalarında, kısa süreli emekçi kalkışmalarında yeni rejimin olanakları kıyasıya kullanılacak. Buna karşın huzursuzluk kışının sertliğinin daha fazla hissedilecek olmasını sadece yükselen duvarlarla, ne idüğü belirsiz odalarla değil neoliberal otoriter evin kendisiyle açıklayalım. 

Tadilatın nasıl olacağından ziyade evin niteliğini tartışalım. Yoksa laminant parkeye kanmak sanıldığından kolaydır.

Genel kategorisine gönderildi | , , , ile etiketlendi | Yorum yapın

Yeşil Yeni Anlaşma: Bağlam ve sorunlar

Dünyada ekonomik sorunları, yükselen sağ milliyetçi ve faşizan dalgayı anlamak için kullandığımız sözcükler son on yılda giderek 1930’ları çağrıştırmaya başladı. 1929 Buhranı’yla karşılaştırılabilecek bir küresel kriz sonrasında neoliberalizmin dayattığı çözümsüzlüğe alternatif yanıt geliştirme çabalarının başarısızlığını takiben “sağ popülist” olarak da nitelenen aşırı sağ hareketler daha da güçlendi ve Avrupa’dan başlayarak müesses nizama ortak oldular ya da pazarlık masasına oturabilecek kıvama geldiler. Bu küresel konjonktürde yeni bir çare arayışının ifadesi olan Yeşil Yeni Anlaşma’yı kısaca irdelemek istiyorum.

Ancak önce bir parantez açarak sorunlu bir kavram olan popülizmi iktidar bloku ile yerleşik düzen karşısında bir halk tarifine girişen ve halkın çıkarlarını kendisinin temsil ettiğini savunan siyasal hareket ve oluşumlar için kullandığımı eklemek isterim.(i) Bu noktada seçkinlerin iktidarına halkçı veya sosyalist bir programla karşı koymaya kalkan sol popülist bir siyasal hattın Yeşil Yeni Anlaşma’yı esinlediğini belirteyim. Halkın karşısında karbon endüstrisinin, petro-dolarların beslediği küresel felaketlerin sorumlusu piyasacı seçkinler kampı resmi çizen Yeşil Yeni Anlaşma savunucularının, projelerini küresel sermaye birikiminin sorunlarının çözümü olarak gösterdiklerinde kendi zeminlerinin altını oyduklarını ekleyerek…

SÜREKLİ ARTAN İLGİ

Yeşil Yeni Anlaşma’yı ABD’de kriz başlamadan Thomas Friedman dillendiriyor. Obama ekibi bunu sadece başkanlık kampanyasında kullanmıyor, ayrıca altyapı yatırımları ve yeşil hizmet temini için yatırımları öngören 90 milyar dolarlık bir paket haline dönüştürüyor. ABD’de Temiz Enerji ve Güvenlik Yasası’nın Senato’da 2009’da çuvallamasına karşın hem Birleşmiş Milletler Sürdürülebilir Kalkınma Hedeflerinde bu düşünce kendisini hissettiriyor, hem de ABD’de Demokratlar ve Yeşiller arasında popülerliği artıyor. 2016’da Bernie Sanders’ın kampanyasında da yer alan fikir, çevrecilerin bugün ABD Temsilciler Meclisi Başkanı olmuş Nancy Pelosi’nin ofisinde 13 Kasım 2018’de gerçekleştirdiği oturma eylemi sonrasında tam bir ilgi patlaması yaşıyor.

2018 yılı sonundaki bu ilgide aynı zamanda Varoufakis ve Sanders gibi önemli siyasetçilerin İlerici Enternasyonal girişimlerinde yeni bir anlaşmadan bahsetmesi de etkili. Google Trends’den aldığım verilerle oluşturduğum aşağıdaki grafik bu ilginin bilhassa son iki ayda arttığını gösteriyor (Google Trends belirtilen süredeki aramaları dağıtarak ve en fazla aramayı 100’e eşitleyerek bir dağılım sunuyor). Mevcut ilgi şimdilik dünya genelinde ABD, Kanada, İngiltere, Avustralya ve Almanya ile sınırlı olsa da Yeşil Yeni Anlaşma’nın küresel bir tartışma konusu haline geldiğini söyleyebiliriz ve bu trend devam edecek gibi duruyor.

KİMİN ANLAŞMASI?

Aslında Yeşil Yeni Anlaşma, Yeşillerin, çevrecilerin on yıllardır dillendirdiği noktaları tekrarlıyor. Burada farklı ve ilginç unsur yeşil ekonomiye geçiş ve iklim değişikliğiyle mücadelenin aynı zamanda refahın yeniden dağıtımı ve on yılı aşkın süredir kendisini hissettiren krizin aşılması için anahtar olarak gösterilmesinde. Genelleştirirsek, ABD ve Avro Bölgesi için reform önerilerinde temiz ve yenilenebilir enerji sektörlerinin desteklenmesi, uygun teşvik politikalarıyla istihdam yaratılması ve işsizliğin düşürülmesi ön plana çıkıyor. Bu sayede yaratılacak refahın özendiriciliği kadar çevresel felaketlerin ekonomik maliyeti ve halk sağlığı açısından sorunlar da başka yol yok hissiyatı yaratmak için kullanılıyor.

Peki “Anlaşma”yı kim finanse edecek ya da bu kimin anlaşması? 2018’de GSYH’sinin yüzde 4’ü kadar (Türkiye’nin GSYH’si ne yakın) bir açık vermesi beklenen ABD’de daha fazla açık vermeyi savunmak zor. Bu nedenle, örneğin Alexandria Ocasio-Cortez, Bernie Sanders ve ABD’deki yeşiller tarafından en tepedeki gelir gruplarına daha fazla vergi konması ve çevre kirleten sanayicilerin daha fazla vergilendirilmesi öngörülüyor. Avro Bölgesi için Varoufakis’in bulduğu finansman yolu ise ironik bir şekilde Roosevelt’in vergi oranlarında göstermelik artışla ve büyük sermayenin canını fazla sıkmadan iş yaratma stratejisiyle daha uyumlu. Avrupa Yatırım Bankası’nın 500 milyar Avroluk tahvil çıkarmasını öneren Varoufakis, canlanan ekonomi sayesinde geri ödemenin sorun olmayacağını ima ediyor. Avrupa Merkez Bankası’nın gerektiği kadar tahvil alım desteği vermesi durumunda ayrı bir güvence sağlanmış ve büyük bir para üretken alana aktarılmış olacak.

Burada Yeşil Yeni Anlaşma savunucularının temel çıkmazı belirginleşiyor. Siyaset bilimi ve tarihsel sosyolojide yaygın kanaat, 1930’ların Yeni Anlaşma’sını bir çıkış yolu olarak sunan siyasetçilerin bunu tarımda çalışanlar kadar kentli işçileri de peşlerine takarak ama kolektif kapitalist çıkarları, kapitalistlere rağmen savunarak gerçekleştirdikleri. Oysa zamanın iş dünyasının örtülü desteği, bunların politika yapımında çekincelerini kanunlara yerleştirebilmelerine izin veren etkilerinin sürekliliği ve 1930’lar ABD’sinde sınıf mücadelesinin yakıcı ateşi olmasa Yeni Anlaşma olmazdı. Bugün Yeşil Yeni Anlaşmanın destekçisi olabilecek toplumsal hareket merkez kapitalist ülkelerde halen dirilme uğraşı veriyor. Sandığa ve sokağa etkisi neo-faşist hareketlere nazaran halen son derece sınırlı olanların müesses nizam aktörleriyle ve onlara rağmen bir “Anlaşma” kotarabilmeleri ise son derece zor görünüyor.

MUARIZINI DİZE GETİRMEK

En üst düzey gelir gruplarının ödediği vergiyi artırabilecek bir hareket yokluğunda sermaye birikiminin hızla tempo kazanacağı vaadine sarılmak ön plana çıkıyor. Örneğin ABD’de Demokratlar ve sol siyaset için çabuk erişilebilir bilgi üretimi amacıyla oluşturulan Data for Progress özel sektörün güçleneceğini vurgulayarak yeşil ekonomiye geçişi vurgulamadan yapamıyor. Ancak ikna edici olmaya çalışmanın böylesi esasen Yeşil Yeni Anlaşma projesinin gücünü azaltıyor.

Yatırımın, üretimin artması vaadinde bir sakınca yok, ancak bunu hâlihazırda o yatırımı yeterince karlı bulmayanları ikna etmeye odaklı hale getirmek, odağı insandan çıkarıp sermayeye kaydırma tehlikesini doğuruyor. Milyarlarca Avroluk yeşil tahvil piyasasının son on yılda oluştuğu Avro Bölgesi’nde ilericiler, solcular, demokratlar olmadan da sermaye yeşil yatırımı nasıl kârlı hale getireceğini zaten tartışıyor.

Muarızını dize getirmek için onun suyuna gitmek değil, karşısına çıkmak gerekli. Aksi takdirde hedefe konan müesses nizam eleştirisinde de samimiyet göstermek zorlaşıyor.
Sahi, bu sadece Yeşil Yeni Anlaşma ve kendisini karşısına konumlandırdığı neoliberal kapitalizm için mi geçerli? Otoriter ve faşizan rejimler “devletimize zeval gelmesin” denildiğinde demokratikleşir mi, rejime tuğla koymuşları ve görüşlerini eleştirmeden halkçı siyaset güdülür mü?

(i) Popülizm, kadim bir siyaset yapma tarzı. Türkiye’de gündelik tartışmadaki kullanımının akademik kullanımla ilgisi oldukça dolaylı. Res publica yani kamunun işi ve gücünün ve bunları idare eden devletin aynı zamanda halkın işi ve halkın malı (res populi) olduğuna yönelik antik Yunan ve Roma düşüncesindeki idare ve halk özdeşliği anlayışı tarihin tozlu sayfalarına gömülmüş olabilir. Ancak kökü buraya kadar uzanan bu siyasal düşünme tarzı, seçkinlerden müteşekkil iktidarın halkın işini ve malını yönetme hakkı olmadığı temasını tartışmaya devam ediyor. Sağ popülist olarak da nitelenen, aslında bazıları faşist bir karaktere sahip hareketlerin daha iyi nitelenebilmesi için gerekli ayrımlar ise başka bir yazının konusu.

Not: Bu yazı gazeteduvaR’da 11 Ocak 2019’da yayımlandı.

Genel kategorisine gönderildi | , , ile etiketlendi | Yorum yapın

2019'un Temel İkilemi

Bir önceki yazıda 2018 yılındaki uzlaşmalı vadeli döviz ihaleleri aracılığıyla Merkez Bankası’ndan bankalara kayda değer bir aktarım gerçekleştiğini yazmıştım. Elinde piyasalaştırma çekici ile her soruna finansal derinleşme imkanı olarak bakan düşünme tarzının işlemediğini belirtmiş, üstelik piyasalaştırmacı/finansal derinleşmeci anlayışın krizin ömrünü de uzattığını belirtmiştim. Bu tespiti kısaca açıklayacak ve 2019’un temel ikileminin bir yanda kemer sıkma taahhütleri öte yanda ekonomik çöküşü hafifletmek için devlet harcamalarını artırma baskısı altında kalmaktan kaynaklanacağını vurgulayacağım.

ÖNCEKİ GÖSTERGELER

Türkiye’de 2018 kur krizinin ilk yansımalarından birisi de kredi hacmindeki hızlı daralma oldu. Bu satırları yazarken eldeki son veri, nominal olarak Temmuz sonu rakamlara dönüşün görüldüğünü ancak, reel olarak daralmanın ağustostan aralık ayına devam ettiğini gösteriyor. Bir öncü gösterge olarak bu rakam Türkiye’de 2018’in son çeyreğinde de ekonomik daralma görüleceğini söylemeyi mümkün kılıyor.

Sanayi üretiminin son verilerinin işaret ettiği üzere ekimde sanayi üretiminde gerileme devam etti ve bir önceki aya kıyasla yüzde 1,9 düşüş kaydedildi. Yine öncü bir gösterge sunan ekim ayı verisi perakende satışlarda bir önceki yılın aynı ayına göre hacmen yüzde 7,5 azalma gösterdi.

İlk konut satışlarındaki azalma ve ipotekli konut piyasasındaki çöküş bir türlü geride bırakılamadığı için yıl bitmeden devlet bankalarından başlayarak yeni bir seferberlik ilan edildi ve mevcut kredi faizleri göz önünde bulundurulduğunda eşi görülmedik oranda bir faiz indirimine gidildi. Ancak bu hamleler yüksek faiz koşullarında hızlı toparlanmayı sağlama garantisi vermiyor. Örneğin tüketici güveninde ağustos ayından itibaren görülen tarihi dip noktalardan dönüş aralık ayı itibarıyla henüz görülmedi. Hanelerin borç sorunu ağırlaşıyor. Ekim ayı verileri bireysel kredi veya kredi kartı borcunu ödememiş kişi sayısının eylülden ekime yüzde 11 arttığını gösteriyor. Bu koşullar altında hanelerin tüketmeye başlaması halen mümkün değil. Borç sorununun ağırlığı nedeniyle, kur krizinin yarattığı panik geride bırakılmış gibi görülse de reel sektörün krizinin 2018 sonunda derinleştiğini görüyoruz.

Mevcut göstergelere karşın krize müdahale anlamında baskın unsur piyasalaştırmacı ve finansal serinleştirmeci hattan neşet eden çözümler. Ancak bunlar sorunu çözmüyor; örneğin bankalara yüklü aktarımlar ya da konut sektörünün kurtarılması adına girişilen kampanyalarda olduğu üzere devlet bankalarının gelir kaybının hızla artması ve nihai olarak devletin yükleri üstlenmesi bir çıkış yoluna işaret etmiyor.

Sabah kalkınca karar/kararname çıkartmak için saraya koşulan panik ortamı geride kalmış gibi dursa da, bu kriz tüm ekonomik yaşama derinlemesine sirayet etmeye devam ediyor. Piyasa inşası ve derinleştirme uğraşı kısa zamanda değil, ancak orta vadeden başlayarak etkisini gösterebilecek bir şey olduğundan, görünürdeki bütün koşuşturmaca ve paket üstüne paket, önlem üstüne önlem aslında süregiden çöküşün mucizevi biçimde geride bırakılmasını değil, çöküş zarfında işverenlerin maliyetlerinin azalmasını, sermayenin yükünün hafifletilmesini sağlıyor.

TÜRKİYE İÇİN BEKLENTİLER NEGATİF

Kasım ayında OECD 2019 yılı için Türkiye büyüme beklentisini negatif olarak açıkladı. OECD uzmanlarına göre Türkiye ekonomisinde gelecek yıl yüzde 0,4 küçülme öngörülüyor. IMF’nin ekim ayındaki öngörüsü ise 2019 yılı için yüzde 0,4’lük bir büyüme idi. Yani neredeyse sıfır büyüme. Aylarca atlatılamayan kredi çöküşüne dair veriler ellerinde olsa, yani bugünden baksalar, büyük ihtimalle son öngörülerinde 2019 yılı için negatif büyüme telaffuz ederlerdi. Nitekim ABN AMRO 2019 için telaffuz ettiği küçülme rakamını revize etmesine karşın yine de gelecek yılda yüzde 1,5’lik daralma öngördüğünü belirtti.

Küresel ekonomi söz konusu olduğunda da durum parlak değil. IMF iki ay önce 2018 ve 2019 için küresel büyüme beklentilerini 0,2 puan düşürerek aşağı yönlü risklerin arttığını beyan etti. Benzer raporlar kasım ve aralık ayları boyunca yayımlandı. Geçtiğimiz günlerde Avrupa Merkez Bankası da 2019’da daha düşük bir büyüme beklendiğini ancak daha sonra istikrar görülebileceğini açıkladı. Kısaca değindiğim bu beklentiler de Türkiye’nin örneğin ihracat kanalıyla ve küresel ekonomide canlanma etkisiyle hızlı toparlanmasının zorluğuna işaret ediyor. Ancak, büyük bir çalkantı, merkez ülkelerde politika değişikliğine yol açarak aralarında Türkiye’nin de bulunduğu küresel Güney ülkelerini rahatlatabilir. Düşen büyüme oranları ve aşağı yönlü harekete karşın böyle bir ani değişim ise şimdilik beklenmiyor.

YIL BOYUNCA HİSSEDİLECEK

Bu arka planda Türkiye’de 2019’un temel ikilemi devlet harcamalarını kısma ve kemer sıkma tercihinin politik maliyetinin yüksek olmasından kaynaklanacak.

Harcamaları kısmak büyüme oranlarını aşağı çeker, işsizliğin öngörülenden daha yüksek seyretmesine neden olur ve Türkiye’nin özel sektör borç sorununun çözümsüzlüğüne katkıda bulunurken devlete kurtarma hamleleri gerçekleştirmek üzere bir alan yaratma imkanı sunacak. Harcamaları artırmak ya da mevcut seviyeyi korumaksa büyümeye katkıda bulunur, hanelerin yüksek enflasyon ve faiz koşullarında kısılan tüketimini bir ölçüde telafi ederken Yeni Ekonomi Programı’nda öngörülen adımlar ve uluslararası sermaye temsilcilerine verilen taahhütlerle çelişecek. Bu gerilimin aşılma yöntemi ya da nasıl çözüme kavuşacağına dair bir cevap bulunmuyor. Yıl boyunca devam edecek bir ikilem olma ihtimali de son derece güçlü. Sadece mart yerel seçimleri sonrasında çizgisi daha belirgin bir kemer sıkma programının uygulanması ihtimalinin güç kazandığını görüyoruz.

Ne 2018 yılında yeni rejim altındaki tercihler ne de rejim değişikliğinin son dönemeci olan OHAL dönemi uygulamaları normal bir özellik sergiliyor. Bugün finansal derinleşme hamleleri kısa vadede herhangi bir çözüm barındırmıyor, kemer sıkma ise devlete kurtarma alanı bahşederken daha ağır bir ekonomik daralmanın bütün olarak 2019’a yayılma ihtimalini güçlendiriyor. Söz konusu ikilem emek lehine geride bırakılmaz ve radikal farklılaşmalarla politika tercihleri değişmezse, önümüzdeki yılın emekçilerin daha fazla kayıp yaşadığı bir yıl olarak geçmesi işten bile değil.

Yine de bütün olumsuzluklara karşın umudu diri tutmakta fayda var. Gelecek yılın, olağan dışılığı ve emek düşmanlığını işaret etmekle kalmayıp, farklı politik uygulamaların mümkün olduğunu göstermek konusunda daha somut adımlar atabildiğimiz ve kazanımlar edindiğimiz bir yıl olması umuduyla…

Not: Bu yazı gazeteduvaR’da 28 Aralık 2018’de yayımlandı.

Genel kategorisine gönderildi | , , ile etiketlendi | Yorum yapın

Bugün Piyasa için Ne Yaptın?

Dünyanın en yüksek politika faizi oranlarından birisi ile eylül ayından başlayarak Türk Lirası’nın değer kaybının bir süreliğine kontrol altına alındığını gördük. Ancak makroekonomik veriler en kötüsünün geride kaldığını söyleyen siyaset yapıcıları yalanlamaya devam ediyor. Ekonomi yönetimi elindeki tek piyasacı çekici sallamaya devam ediyor. Her engelin finansal derinleşme yetersizliği ya da yeterince piyasalaşamama çivisi olarak görülmesi ise aslında işleri zorlaştırıyor. Merkez Bankası’nın (MB) döviz ihaleleriyle bankalara sunduğu eşi görülmedik desteğin arkasında da böyle bir çekiç-çivi hikâyesi yatıyor.

BÖYLE DESTEK ZOR BULUNUR

MB ileri tarihli uzlaşmalı döviz satım ihalelerine 2017 Kasım’ında başladı. Bu ihaleler firmaların kur riskine karşı korunma taleplerine yanıt üretmeye çalıştı. İsmine rağmen aslında ortada gerçek anlamda döviz satışı yok. MB ihalelerde bankalar ile öngörülen bir kur seviyesi üzerinde anlaşıyor. Örneğin 17 Temmuz 2018’de açılmış olan ve MB’nin 300 milyon dolar miktar belirlediği ihaleye bakalım:

Vadesi 14 Ağustos 2018 olarak açıklanan bu ihalede çeşitli bankalar MB’ye 666 milyon dolarlık teklifte bulundular, 14 Ağustos için almak istedikleri döviz pozisyonu miktarını ve vadeli kur tekliflerini ilettiler. İhale kapandığında ortalama kur 4,88 oldu. MB ile bankaların uzlaştığı kur aynı zamanda piyasada bir öngörüye işaret ediyordu. Kur, vade dolduğunda 4,88’in üzerinde gerçekleşirse MB ihale miktarı ile kur farkı çarpımı kadar bir ödemeyi bankalara aktaracaktı. Kur 4,88’in altında gerçekleşirse tam tersine bankalardan MB’ye, alınan pozisyon miktarı ile kur çarpımı kadar bir ödeme gerçekleşecekti.

MB ve para otoritelerinin mantığı şu: Liranın hızlı değer kaybı MB’nin kambiyo kârının artmasına neden olacak. Bu kârın bankalara ve onlar aracılığıyla reel sektöre bir yastık sağlamak için kullanılması mümkündür. Vadeli döviz işlemleri piyasasını derinleştirerek döviz piyasasındaki oynaklığı azaltabiliriz…

Ama dikkatli okuyucu şimdiden garipliği fark etmiştir. Bu işlemler 2017 sonunda başladı. 2018 ise en fazla kur oynaklığının görüldüğü yıllardan birisi oldu. Bizim örneğimizde, 14 Ağustos’ta, MB’nin dolar satış kuru 4,88’in çok çok üzerinde 6,89 olarak gerçekleşti. Sonuç: MB’nin ihaleye katılan bankalara 14 Ağustos’un hemen ardından 603 milyon lira ödeme yapması oldu.

20 Kasım 2017’deki ilk ihaleden 10 Aralık 2018’e kadar geçen dönemde MB’nin teklif aldığı 222 ihalede bankalara yaptığı ödemelerin toplamı (ağırlıklı ortalama fiyat göz önünde bulundurulduğunda) 13,4 milyar TL’ye ulaştı. Bu ödemenin 9,7 milyar TL’si ağustos ve eylül ayında vadesi gelen ihaleler nedeniyle yapıldı.


.
ETKİLİ OLDU MU?

Finansal istikrarı sağlama hedefindeki MB bir türev ürün aracılığıyla doğrudan bankalara ve bankalar aracılığıyla da dolaylı biçimde reel sektöre destek sağlıyor. Bankaların bu işlemin benzerini reel sektörle yapması ve onların da kur riskini hedge etmelerinin sağlanması amaçlanıyor. Alan memnun, satan memnun diyeceksiniz. Ancak bu desteğin açıklanan hedefleri gerçekleştirme anlamında etkisinin son derece sınırlı kaldığını görüyoruz.
Öncelikle, kurda oynaklığın geride bırakılması gerçekleşmedi. Vadeli döviz işlemleri piyasalarının sığlığı zaten buna yetmezdi. Ağustos ayındaki fırlamanın tekrarlanmamasına karşın bir gün içinde yüzde 2 değer kaybı ya da kazanım sergileyebilen son derece oynak bir döviz piyasası bulunuyor. Bu nedenle ve ikincisi vadeli döviz işlemleri piyasası da istenilenden daha yavaş derinleşiyor.

Ayrıca, liranın değerlenmesi sırasında ihalelerde ödeme durumuna itilen bankalar teklif vermemeye başladılar. Eylül’de MB’nin faiz artıracağı haberi, biz faniler daha kararı beklerken bankalara uçurulduğunda teklifler sıfıra indi. Arada gerçekleşen önemsiz hacimdeki teklifler mekanizmanın artık işlemediğini gösteriyor. 6 Kasım’dan bu yana MB’nin söz konusu ihalelerine hiç teklif gelmedi. MB, BİST VİOP nezdindeki işlemlerde de pozisyon miktarının düşmekte olduğunu açıkladı. Şimdilik elde kalan, MB’nin bu işlemlerden üstlendiği 13,4 milyarlık faturadan başka bir şey değil.

Kırılgan yapıda, oynaklığın kontrol altına alınması için altta yatan bağımlılıklara uzanılması gerekli (i). Ancak kur üzerinde en fazla etkiye sahip olan sermaye hareketleri büyük oranda tartışma dışı bırakılıyor. Sadece belirlenmiş bir “piyasa” ve onun derinleşmesi tartışılıyor.

BİR RİSKİMİZ VARDI, YÖNETİLECEK

Yukarıda kısaca açıkladığım müdahale tarzının esas önemi MB’nin yüklü ödemeleri değil. Fatura da önemli ama esas sorun şu: Kriz ve çalkantıya verilecek tepkinin finansal derinleşme / piyasalaşma olduğuna yönelik kanaat, gücünü koruyor. Kur krizi öncesinde bu düşüncenin uzantısı olarak TCMB bünyesinde başlatılan vadeli döviz işlemlerinin, 31 Ağustos’tan sonra BİST Vadeli İşlem ve Opsiyon Piyasasına da taşınması, örneğin, bu anlayışın bir uzantısı. Ya da geçen hafta tamamlanan ve Türkiye’deki finansal yapıyı orta-uzun vadede bütünüyle değiştirebilecek bir kapıyı aralayan ipotek teminatlı menkul kıymetleri kullanan varlığa dayalı menkul kıymet ihracı.

Siyaset yapıcılar ve teknokratlar riskler yoğunlaştığında bunların piyasa temelli yönetiminin mümkün olduğu düşüncesine dört elle sarılmış durumdalar. Görünürde büyük sermayedarların siyasi kadrolarla olan gerilimi, finansal derinleşme ve piyasalaştırma hamleleri geldikçe arka plana atılıyor. Ancak kum havuzunda oynayan çocuk misali yaşadıkları coşku, her makroekonomik veriyle birlikte ortadan kayboluyor.

Nitekim ağustos ayında başlayan kredi çöküşü kasım sonuna gelindiğinde dahi atlatılamadı. 10 Kasım’dan 13 Aralık’a kadar 490 şirket konkordato ilan etti. Lira eylül başından kasım sonuna ABD Doları karşısında yüzde 11 değer kazandığı için işlerin toparlandığını düşünenler, 10 Aralık’ta açıklanan çeyrekten çeyreğe yüzde 1,1’lik ekonomik daralma verisi ile değilse de son çeyreğe dair öncü göstergelerle krizin yeni başladığını fark etmiş olmalılar. Türkiye ekonomisi büyük olasılıkla son çeyrekte de (bir önceki çeyreğe göre) ekonomik daralma sergileyecek. Yıl cari dengede iyileşme, süregiden kur oynaklığı ve hızla artan işsizlikle tamamlanacak. Sonrası 2019’daki gelişmelere bağlı. Ancak her şeyi çivi gören çekiç sahipleri kanımca krizin süresini uzatıyor. 2019 beklentileriyle birlikte bu konuyu bir sonraki yazıda ele alacağım.

(i) 11 Aralık’ta açıklanan ödemeler dengesi verilerinin gösterdiği üzere yabancıların sıcak parayı önceki yılın aynı dönemlerine nazaran daha az miktarda da olsa Türkiye’ye tekrar sokmaya başladıkları eylül ve ekimde, yerleşiklerin yurt dışına para transferinin sonuna henüz gelinmemişti. Ağustos-ekim arasında yerleşiklerin hisse senedi, tahvil ve mevduatta değerlendirdikleri 15,6 milyar dolarlarını yurt dışına taşıması gibi benzeri görülmedik bir hicret, lira üzerinde baskıyı süreğen kıldı. Cari açık finansmanında mart ayından ekim ayına kadar 19,3 milyar dolar rezerv kullanıldı.

Not: Bu yazı gazeteduvaR’da 14 Aralık 2018’de yayımlanmıştır.

Genel kategorisine gönderildi | , , , ile etiketlendi | Yorum yapın